KANDIROLÔJİ UZMANI

 KANDIROLÔJİ UZMANI

              1962 YILLARIYDI… Eğitimini İstanbul da, bir lisede sürdürüyordu. Ailesi ise Muğla merkez köylerinden birinde ikamet ediyor geçimlerini, sahibi oldukları kahvehanenin geliri ile sağlıyorlardı. Kışın bu mekânda vakti geçirmek tek seçenekti. Sabah da, akşam da; oturacak yer bulunmaz, Kış’ın soğukta içeri girerken, sobanın ısısı yüzünüzü yalarcasına ısıtırdı. İçeri girdiğinizde göz gözü görmeyen sigara dumanından boğulacakmış gibi bir sıkıntı yaşasanız da bu olağandı, çünkü girer oturur, çayınızı söyler ve onca duman içinde bir sigara da, siz yakardınız.

                 İÇERİ baktığınız da; bir veya iki masada iskambil oynayanlar göze çarpardı. Hemen yanındaki masada iki tavlacıdan biri, oyun pulunu “Çat” diye yerine yerleştirip: “Bu oyun böyle oynanır, öğren!” deyip üstünlük kurmaya çalışırken rakibinin sinirli hali dikkat çeker, ötedeki masada ise iki kişi; Çin kökenli zekâ oyunu Dominoda zincirini bir an önce bitirmek için yaşadıkları heyecan yüzlerinden okunurdu.

                   HER GÜN yaşanan bu tarz, kahvenin değişmez görüntüsüydü. Kahve müşterilerinin diğer kısmı ise, günlük hâl muhabbetiyle ömürlerinin geri kalanını içi boş, tüy hafifliğinde muhabbetle geçirirlerdi. Çünkü muhabbet bağında çene çalmak yaşamın en vazgeçilmezi, en tatlısı, en güzeliydi…

                  ANCAK;  köy halkının bir özelliği vardı ki, bu özellik çok akıllı ve zeki olduklarını düşünüp, her şeyi bildiklerini inanmalarıydı… Bir konuda bilgileri olmasa bile fikir üretirlerdi. Her biri: “Ben adam sarrafıyım” deyip; insanı, bir bakışta ne mal olduğunu anladığını, yaş tahtaya basmadığını, kül yutmadığını, adamı kilo ile tartıp, dirhemle sattığını gururlanarak anlatırdı. Köy böyle cevher yurttaşlardan oluşuyordu.

                   1962 yılındaki Eylül ayının bir gününde, öyle vakti; telefon olmayan, araç bulunmayan, yollarında ulaşım zorluğu çekilen köye; özel bir cip’le, üstü başı düzgün bir zatımuhterem elinde orta boy koli ile gelir doğruca kahveye girerek: “Kahveci bey kim acaba?” diye sorar. Herkes dikkat kesilir! Yerel ağızla: “Taa bak!” deyip gösterirler. Aslında kahveci bellidir, ama ilk temasın kurulabilmesi için belki bu tür bir davranış gerekmektedir.

                    KAHVECİYE selam vererek, müşterilerin de duyacağı şekilde ve düzgün İstanbul Türkçesi ile: “Muğla Milli eğitim müdürlüğündeki bir işim için, İstanbul’dan geliyorum. Oğlunuzun lisedeki öğretmeniyim. Başta siz saygıdeğer babası olmak üzere köyünüzün bütün büyüklerinin ellerinde öpüyor ve herkese selam ediyor!” deyip oturur. Herkes de, bu nezaket karşısında: “Hoş geldiniz” diye mukabelede bulunur. Yine herkesin duyacağı şekilde kahveciye dönerek: “Beyefendi! Oğlunuz; kan emici böceklerden kurtulmanız için köyünüze bir paket dolusu ilâç gönderdi. Bunları size dağıtacağım. Oğlunuz çok hayırlı bir evlât, maşallah.” Diyerek ambalajı açar ve DDT paketlerini dağıtmaya başlar.

                    HERKES, bu hediye böcek öldürücüden memnun ve mutlu olmuştur. Kahve ahalisi, kahveciye: “Allah oğlundan razı olsun, tuttuğunu Altın etsin, tam evlat maşallah” diye teşekkür eder. Kahveci durup dururken, aklına gelmeyen böyle bir olay ve köylü hemşerilerinden aldığı iltifat karşısında gözleri yaşarır. Kahveci oğlunun gönderdiği bu ilâcı getiren Tanrı misafirini evine götürür. Bir hafta süre ile evinde, yedirir içirir, yatırır…

                    ARTIK geri dönme vakti gelmiştir. Geri dönmesine iki gün kala: “Oğlunuzun çok selâmı var! Babama söyle hiç param kalmadı bana para ile yiyecek içecek göndersin dedi.” Deyince: “Biliyorum seni Allah gönderdi! Ben de, zaten para gönderecektim, bir türlü Muğla’ya gidip parayı yatıramadım. Hay Allah senden razı olsun. Ne iyi ettin de geldin, çok memnun oldum. Para hazır, biraz yiyecek içecek hazırlayalım.” deyip evde, gaz tenekesi ve küçük sandıklarla; peynirden, zeytine, tereyağı’n dan, badem ve cevize, kovan bal’ından, süzme bal’a, zeytinyağı’ndan, tarhana bulgura, makarnadan, o gün köyden toplanan 65 adet yumurta koli yapılır. Çocuğa  gönderilen koliden ayrı olarak bir benzeri de gelen öğretmen için hazırlanır. Kahveci oğlu için iki üç ay yetecek miktarda parayı da eline verir.   

                    SABAH giderken, koliler cipe yerleştirilir. köylüler, şahsı yolcu etmek üzere sabah erkenden kahveye gelir ve kendi aralarında topladıkları parayı; köyün en yaşlısının eliyle, İstanbul’daki, kahvecinin oğluna verilmek üzere misafir öğretmene teslim eder. Cip, yolcuyu Muğla garajına götürmek için yola düşer.

                     ARADAN bir ay gibi bir zaman geçtikten sonra, kahveci oğlundan mektup alır. “Baba! Cebimde metelik kalmadı, biraz para biraz da, yiyecek yolla. Gırtlağıma kadar borç içindeyim!” talebini duyunca, çılgına döner. Mektubu okuyan köyün öğretmenine hemen bir mektup yazdırır; “Oğlum! Köye öğretmenin geldi. Onunla para da yolladım, yiyecekte, almadın mı?”

                    HİKÂYE gerçektir. Dolandırıcı; kahvecinin oğlu ile İstanbul da bir şekilde tanışmıştır. Öğretmen değildir, paraları ve yiyecekleri (Sokak ağzı ile) cebellezi etmiştir. (Başlık: Kandırma terimi dikkate alınarak) “Kandırolôji Uzmanlığı” yazılmış, bunun için (Kaldırım mühendisliği) örnek alınmıştır. 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI