KÜSKÜ DEMİRİMİ BULUVERSİN !

KÜSKÜ DEMİRİMİ BULUVERSİN !

İLKOKUL üçüncü sınıfa kadar ite kaka gelmiş, olmayacağı anlaşılınca okuldan alınıp çıraklığa verilmişti. Verilmişti verilmesine de, çıraklıkta da gözü yoktu. Babası birkaç iş yeri değiştirmiş, ama her girdiği yerden kaytarmış, son girdiği yerde de, olumsuzlukları  görülünce işten çıkarılmıştı. Babası son kez bir başka meslek ustasının yanına götürmüş: “Aman usta! Allahaşkına sen bilirsin, şuna mesleği öğret. Yoksa sokaklarda işsiz güçsüz başıboş dolaşacak.” Deyip oğlunu iş yerine teslim etmişti… Gelin görün ki, kısa süre sonra, yeni girdiği işi de bırakınca, anne baba; ne diyeceğini ne edeceğini, hakkından nasıl geleceklerini bilemez olmuşlardı. 

ASKERLİK biteli yıllar olmuş, 1968’li yıllara gelinmişti. Hiçbir iş de doğru dürüst çalışıp bir baltaya sap olamamış, ama bekârlık başına tak etmişti. Biri ile anlaşarak evlenmesi, hatta kalbini kazanıp kaçırması gibi bir kabiliyeti de yoktu. Ailesi de; işsiz güçsüz birine kız bulmanın zorluğunu bildiğinden, hiç kimsenin kapısını çalmıyor, eşiğini aşındırmıyor: “…buna kim kız verir, işsiz adama kız verilir mi…” deyip üzülüyordu.  

BİR GÜN kahvede otururken, yanındaki arkadaşı (Arkadaşı da işsiz biri ve bekâr): “Akzambak (Hikâyedeki köyün gerçek ismi yerine kullanılmıştır.)  köyünde dul bir kadın varmış. Git o köye, araştır bakalım beğenirsen(!) ben araya girer hallederim(!)” Diyor. Teklif hoş ama o işin de üstesinden gelemeyeceğinden: “Beraber gidelim, ben tek başıma gitmem, seninle gidersek tamam…” diye yanıtlıyor. Arkadaşı isteği makul karşılıyor ve birlikte köye gitmekte anlaşıyorlar.

O YILLARDA, bu günkü gibi araçlar olmadığından, cip insan ve yük taşıma aracı olarak kullanılırdı. Yaşadıkları şehir merkezinden gidecekleri köyün bağlı olduğu beldeye ulaşmak için cip’e biniyor ve yola çıkıyorlar. Cipin içinde 9 kişi ve eşyaları var. Biraz sıkış tepiş ama başka çare yok. Yollar; lâkalı, taşlı topraklı ve irili ufaklı çukurlarla dolu.

BİR SAAT sonra toz toprak içinde beldeye varıp cipten iniyorlar. Sonrasını yaya olarak yürümek zorundalar, çünkü gidecekleri köy belde merkezine 3,5km mesafede. Vakit kaybetmeden yola koyuluyorlar. Berbat haldeki yolda yürürken; köyde birbirleri ile neler konuşacaklarını, kendilerini nasıl takdim edeceklerini, durum olumsuzlaşırsa nasıl davranacaklarını plânlıyorlar.

KÖYE ulaştıkları zaman henüz kuşluk vaktidir. Köy kahvesine; hikâyenin kahramanı başı eğik yere bakarak ve elleri önde birleştirilmiş şekilde giriyor. Oturuyorlar ve kahvedekileri ile selamlaşıyorlar. Kahveci ne içeceklerini soruyor. Yurttaşın biri: “Hayırdır!” deyip, sebebi ziyareti soruyor. Hikâyenin kahramanı bir şey içmiyor ve yine başı öne eğik kimseye bakmadan oturuyor.

ARKADAŞI: “Bu gördüğünüz ermiş, cinci hocadır. Köyleri dolaşıp dertlere çare buluyor”  Deyince, kahvede kısa süreli uğultu şeklinde konuşma oluşuyor. “Sübhaneke”yi bile öğrenemeyen ermiş hoca, cebindeki tespihi çıkararak, dudak hareketleri ile sure okuyor izlenimi verirken, arkadaşı konuşmayı sürdürüyor: “Nerede ne var bilir, kaybolan eşyalarınızı bulur, ayrılanları birleştirir, küsleri barıştırır!” diyerek sunumu başarı ile gerçekleştiriyor. Bir süre sessizlikten sonra, ”Eğer bir derdiniz varsa, söyleyin çare bulsun!” Der demez, köylülerden biri, hemen. Benim: “Küskü demiri kayboldu, neredeyse buluversin” diyor.

CİNCİ hoca; ara sıra gözlerini kapatıp, elleri dizinde, yüksek sesle ve öne arkaya doğru sallanarak: ”Şeytan çık, şeytan çık…” deyince arkadaşı: “Herkes dışarı çıksın! Arama başlıyor!” diyor ve kahvedeki köylüleri dışarı çıkarıyor. Köylüler dışarı çıkarken, hocaya bakıyorlar. Çünkü yüzünün hali ve tavrını merak ediyorlar. Ermiş hoca bu bakışları fark ettiğinden; biraz kabaca, biraz beceriksizce ve biraz da uydurma feryatlarla “Olaya yoğunlaşıyorum” izlenimi yaratıyor… Aradan yarım saat geçtikten sonra, “Şeytan gir, şeytan gir!” diye bağırdığında arkadaşı, köylüleri içeri alıyor. Herkes oturuyor ve merakla hoca efendinin ağzına bakıyor. Hoca, arkadaşının kulağına bir şey fısıldıyor. Arkadaşı, küskü demiri kaybolan köylüye dönüyor: “Demir, sürgünün altında imiş!” Deyince, kahvedeki hazırun hep birlikte tarlaya gidiyor ve sürgüyü kaldırıyorlar. Bir de ne görsünler, nasıl rastlantı ki: ”Bu kadarı da olmaz, hayret. Vallahi pes!” dedirtecek şekilde, küskü demiri sürgünün altında duruyor.

ÇOK ERMİŞ(!) cinci hoca ile arkadaşı o gün köyde misafir ediliyor. Mükemmel ikramla karşılaşıyorlar. Yumuşak yataklarda yatıyorlar. Ertesi günden itibaren ünleri çevre köylere bir an’da yayılıyor. İtibarları, maddi imkânları ve evlilikle ilgili açılan şansları zirve yapıyor… 5-6 ay süren bu saltanat sonunda; tesadüfen her ikisini de tanıyan biri köye geliyor ve karşılaştıkları an’da, aylarca bir el’i yağda bir el’i balda yaşam süren “Çok ergin hoca” ile arkadaşının mumu sönüveriyor!

 

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI