GÖKOVA’DA BİR KÖY DOĞDU

GÖKOVA’DA BİR KÖY DOĞDU

 

NECATİ YILDIRIM

necatiyildirim46 @gmail.com

 

            Ağa Han Mimarlık Ödülü daha ortalıkta yokken Nail Çakırhan kendini geleneksel mimariye kaptırmış, Akyaka’da sessiz sedasız evler yapıyordu. Her gün sabahleyin ustaları Ula’da Şehir Kulübü’nün önünden alıp arabasıyla götürüyor, akşama doğru da geri getiriyordu. İşler böyle yolunda giderse ahşap ağırlıklı bu evler köyün yazgısını değiştirecekti belki de. “Benim ev öyle beğenildi ki...” diye heyecanla anlatıyor Nail Çakırhan: “önce akrabalar, tanıdıklar, dostlar istedi; sonra başkaları sıraya girdi. Önce düşük gelirlilere tek katlılardan, sonra daha varlıklılara iki katlılardan yaptım.”

            O zamanlar Akyaka köyü, Gökova yöresinde eski adıyla Gökâbâd’da en yoksul köydü. Yüksek bir dağın yamacına kurulmuş, oracıkta sıkışıp kalmıştı. Kimse dönüp bakmıyordu bu köye. Gel zaman git zaman, bir gün işte Nail Bey diye altmış yaşlarında bir adam çıkıp gelmişti buraya. Bu yaşlıca adam herkes gibi düşünmüyor, büyük hayaller kuruyordu. Karısı Halet Hanım’la konuşmuşlar, karar vermişlerdi. 1969 yılında Ulalı Şevket Akıncı’nın karısı Halise Akıncı’dan iki parsel, Erdal Birgili’den bir parsel olmak üzere toplam 1765 metrekare bir yer aldı. Neden almıştı?.. Uluslararası mimarlık ödülü kazandığı günlerde, uzun bir söyleşide Cumhuriyet gazetesinden Ali Sirmen’e anlattı: “1969 yılında hastalandım, Muğla’ya gittim. Zaten Muğlalıyım ben. Orada babamdan kalan bir ev var. Eskimiş, çürük. Hadi bunu restore edeyim, dedim. Onu restore ettim. Sonra Akyaka’da ucuz arsa vardı, orada kendi evimi yaptım...”

            Böylece diplomasız mimarın düşleri gerçek olmuştu yıllar sonra. Tek katlı, kırmızı kiremitli, dışarıdan pek göze çarpmayan, gösterişten uzak bu ev, doğayla sarmaş dolaş olmuş, koyu yeşilliğin arasında nazlı nazlı süzülüyordu sanki. Nail Çakıran, kendi evini bitirdikten sonra bu kez de kız kardeşi Saniye Hanımlar için kolları sıvadı. Kırk beş günde yapıp bitirdi kardeşinin evini de. Artık çoktan unutulmuş, ölmeye yüz tutmuş, eski Ula evleri yeniden canlanmaya başlamıştı burada. Saniye Hanım da kocası Hüsamettin Bey de hayran kalmışlardı yaptırdıkları evlerine: İki oda, mutfak, duş, tuvalet, divanhane, hepsi dışarı bakıyordu; hepsine çam ağaçları arasından süzülen Gökova güneşi giriyordu. Yine geleneksel ahşap kurgu, yine insanı büyüleyen ahşap döşeme, tavan da çatı da ahşap, yine çatı yerli kiremit örtüydü.

            Akyaka köyü, eskiden Kozlukuyu köyüne bağlı küçük bir mahalleydi. Otuz hane bir var, bir yoktu. 1970 yılında muhtarlık olmuştu. Buraya ilk önce Sarıkeçili, Karakeçili, Karakoyunlu yörükleri yerleşmişti. Çevre dağlık, ormanlık bir alan olduğu için çok sevmişlerdi burayı. Sulak bir yerdi. Sonra çevrede yeşillik, çayırlık koca bir ova vardı: Gökova Ovası. Koyun, keçi, sığır, deve besiciliği için çok elverişliydi. Ayrıca göğe değecekmiş gibi belki bin metre yükselen Sakartepe kuzey rüzgârlarını kestiği için kış aylarında doğal bir barınma yeriydi. Sarıkeçili Yörüklerinden Halil İbrahim Uyanık, “Buraya ilk gelen aileler arasında,” diye anlatıyor: “Sarıoğlular, Datçalılar, Kayalar, Parasızlar, Karabıyıklar, Akkayalar, Çineliler, Uyanıklar, Barzalar lakaplı aileler var. Bunlardan ilk gelenler bugün yaşamıyor, ancak çocukları ve torunları var. Bu ailelerin çoğunluğu Yörük’tü. Yazları yaylalara gidiyor, kışları da buraya geliyorlardı. Tam bir göçebe yatağıydı burası. O zamanlar bomboş araziydi... ”  

            Akyaka köyüne yerleşen oymaklar, yıllar önce değişik bölgelerden göçüp gelmişlerdi bu topraklara: Kimi Denizli Tavas yöresinden, kimi Aydın’a bağlı Çine tarafından kalkıp göç eylemişti. Kimi Datça’dan, kimi Yerkesik’ten, kimi de Kızılağaç, Kuyucak köylerinden... Kimi aileler de mübadeleden sonra Yunanistan adalarından gelmişti. Bu göçebe insanlar dağdan, ormandan, topraktan çıkarırlardı ekmeklerini. İşte Sarıkeçili oymağından Halil İbrahim, eski günlerden şöyle söz ediyor: “Sakar yokuşunu çıkınca Kızılağaç köyü var. Yüksek yayladır orası. Hıdırellez’den sonra o yaylaya göçerdik. Yazları yaylada kalırdık. Bizim orada bağımız vardı. Yazın eşeğe yükleyip Muğla pazarına üzüm satmaya giderdim. 1950’lere kadar sürdü göçerlik. Eskiden çok sivrisinek vardı buralarda. Herkes sıtmaya tutulurdu. Devlet sivrisinekle çok mücadele etti. Daha sonra 1960’a doğru sivrisineğin kökü kazındı. Böylece biz de sıtmadan kurtulduk...”

            İşte o yıllarda sivrisinek dert olmuştu insanların başına. Zaman içinde belleklere de iyice kazınmıştı Gökova’nın sivrisineği. Eski Ula PTT Müdürü Fuat Akman, 1970’lerde bir gün Şehir Kulübü’nde genç bir öğretmene anlatmıştı. “Eskiden yazın Gökova’ya gidip gelenler hasta olurdu.” diye hafifçe gülmüştü: “Biri hastalandığında, ‘Gökova’ya gitmiş, orada balık yemiş, ondan hasta olmuş!..’ diye bir söylenti yayılırdı hemen. Yaz gününde bir ateş, bir titreme, bir ter nöbeti... Kimse balık yiyemez olmuştu. Eskiden Gökova sazlıktı, bataklıktı... O yüzden sivrisinek çok olurdu... İnsanlar gerçeği yıllar sonra anladı: Sıtma balıktan değil, sivrisinekten oluyordu..”

            Yıllarca yazgısıyla baş başa kalmış bu köyde yerlilerin çoğunluğu Yörük’tü. Herkes birer göz ev yapmış, bütün çoluk çocuk bu tek gözlü evlerde oturuyordu.  Güneş sabah köyün içine doğuyor, akşama dek içinden gitmiyordu. Köyün yerlilerinden Server Datça, “Bizim bir gözlü evimiz vardı.” diye anlatıyor: “Tavanı yok, penceresi yok, camı zaten yok... Buraların varlıklı adamı Sarıoğlu Mehmet’in de evinde cam falan yoktu.  Kışın da üşümezdik. Soba yoktu evin içinde. Tek ocak vardı. Ocağın içine odun çatardık. Odun ateşiyle ısınırdık...” Yokluğu, yoksulluğu küçük yaşlarda hayatın içinde öğrenmişti. Şimdi doksana doğru giderken yine eski günleri gözünün önüne getirmişti: “O tek gözlü evler otuz, otuz beş metre kare olurdu; bilemedin kırk metre kare... Öyle büyük değildi yani. Evde kaç kişi varsa hepsi aynı yerde kalırdı. Evlerin çoğunun banyosu yoktu. Evin bir köşesinde hafif bir eğim olurdu. Orada banyo yapılırdı. Bir perde gererdik oraya. Bazan da dışarıda banyo yapardık, kapının ardında...”

            Bu arada 1970’lerde, 1980’lerde Nail Çakırhan’ın yaptığı evlerle Akyaka köyü dikkat çekmeye başlamıştı. Hatta kimileri, hayranlıklarını Halikarnas Balıkçısı’nın bir sözüyle anlatıyordu: “Napoli’yi gör de öl demişler, bu da söz mü a canım? Gökova’yla Akyaka’yı gör ve yaşa!..” İşte bunu bilen yabancılar eksik olmuyordu bu çevreden. Eski evler, arsalar için  pazarlıklar ediliyordu.  Böylece ilk kez toplu para yüzü görecekti fakir fukara. Yaşlılar ise bu işlere pek akıl erdiremediğinden Hüseyin Çavuş’un Kahvesi’nde oturup çenelerini yoruyorlardı: “Rahmetli Pembe Nene’nin evini satmış çocukları. Alan adam İstanbul’dan gelmiş, aslında Konyalıymış...”  Yine bir gün yeni bir haber yayılmıştı: “Ulalı Muhammet Tütüncü’nün oğlu Murat, o çakıllık arazisini parselletmiş. Şimdi parsel parsel satacakmış...” Sonra da gülüyorlardı: “O arsaları kim alır ki?.. Kimse almaz vallahi!..” 

            Sonra bir haber daha çıkmış, köyde günlerce çalkalanmıştı: “Muhtar Gökovalı deniz kıyısındaki o bataklığı satmış. Muğla’da kereste ticaretiyle uğraşan Hamdi Bey diye bir adam almış. Adamın ya aklı yok ya parası çok!.. Ne yapacak ki bataklık araziyi?..”

            Sonunda bu küçücük köy, insanları yavaş yavaş kendine çekmeye başlamıştı. Hele Nail Çakırhan’ın adını duyunca yazar, çizer, sanatçı, bürokrat gibi çevrelerde daha çok merak uyandırıyordu. Köyün tek gözlü eski evleri ise İstanbul, Ankara gibi büyük kentlerden gelen insanların tuhafına gidiyordu. İşte böyle bir ev, İnşaat Mühendisi Mehmet Bildirici’nin elli yıldır belleğinden silinmemişti. “1977 yılında ilk arsamı aldığımda içinde tek göz bir ev vardı.” diye anlatıyordu. Mühendis Mehmet Bey, aslında arsa niyetine almıştı burayı: “Elektiriği yoktu, suyu yoktu. Yöreye has bu evin önüne sadece el ve bulaşık yıkayacak küçük bir yer kondurulmuştu. Olup biteni tek göz bir odaydı. İçinde ocağı vardı, tahıl ambarı vardı, iki ahşap penceresi vardı. Pencerelerde cam yoktu; evi tahta kapaklar koruyordu. Zaman içinde yağmurdan, güneşten bozulmuştu tahta kapaklar da. Bu tek odada bir zamanlar Pembe Nene oturmuş, biz onu görmedik...”

            Bir başka oymaktan Bekir Çalca ise büyüklerinden duyduklarını aklının bir köşesine yazmıştı: “Biz Karakoyunlu Yörüklerindeniz. Göçebeyiz. 1931 doğumluyum ben. Rahmetli anam beni çadırda doğurmuş...” Yörük çocuğu, geçmiş yıllara doğru uzanınca hüzünlenmiş, “Zaman değişti,” diye içini çekmişti: “dünya değişti, biz de değiştik tabii. Göçme işini  bıraktık, belki yarım asrı geçti...”

Göçebelik gelip çattığında eşyalar hazırlanır, develere sarılırdı. Yaşlılar, çocuklar develerin sırtında giderlerdi. Yaylaya gidiş yolu ayrı, dönüş yolu ayrı oluyordu. Serin, yüksek yerleri seçiyorlardı. Hayvanları otlata otlata çıkıyorlardı yaylaya. Öyle ki hayvanların ayakları yürümekten yara oluyor, iyileşmesi için bekliyorlardı. Konaklama yerlerinde çadırlar kurulurdu. Bazı yerlerde bir gece, bazı yerlerde üç gün konaklanırdı. Bu süre havanın, otlağın durumuna göre değişirdi.

            Karakoyunlu Yörüklerinden Urkiye (Rukiye)’nin oğlu Bekir, göç yollarının haritasını çizmiş gibi anlatıyordu: “Gidişte Kızılyaka köyü üzerinden Sandras Dağı’na, Çiçekbaba Dağı’na çıkardık. Dönüşte Tavas üzerinden Yemişendere köyüne, oradan da Göktepe’den Muğla’ya gelirdik. Sonra Kızılağaç üzerinden, Sakar’dan Gökova’ya inerdik...”

            Akyaka köyünde hayat çok erken başlıyordu, herkes sabah ezanında kalkıyordu. Hayvanlara bakıyorlar, tarlaya gidiyorlardı. Bu arada çocuklara da uyumak yoktu, onlar da sabahın köründe kalkıyordu. Yıllar sonra o çocuklardan biri, “Bizim çocukluğumuzda,” diye başını sallamıştı: “köyde okul yoktu. Biz Kozlukuyu’ya okula giderdik. Onun için erken kalkardık. Kahvaltımızı eder, çantamızı alır, karanlıkta yollara düşerdik. Bir saat yaya giderdik. Okulda bir öğretmen vardı. Bütün bu çevrenin çocukları tek odalı bir  okulda okudu. Akşamüzeri dönüşte yine bir saat yol yürürdük. İyi ki okuduk, kuru cahil kalmaktan kurtulduk...”

            Hayat, insanları bir yerlere attığı için Maden Mühendisi Aydın Turunç da yıllar önce kendini Akyaka’da bulmuştu. Her gün Karabörtlen köyündeki krom madeni işletmesine gidip geliyordu. Artık Akyaka köyünün yerlilerinden olmuştu. “Ben Akyaka’ya 1960’ta geldim.” diye o yıllara gitti: “O zamanlar çok küçük bir yerdi. Burada elektirik yoktu, su yoktu, postane yoktu... Bir bakkal vardı, eski Belediye Başkanı İsmail Akkaya’nın babası: Bakkal Mustafa.” Böyle yokluklarla boğuşan köyü yine de sevmişti Aydın Turunç: “Ben evimi 1973’te yaptım.” dedi. O zaman çok sevinmişti; farkında olmadan ev almamış, komşu almıştı. Çünkü yanında Nail Çakırhan’ın evi vardı. İki komşu bir gün oturup konuşmuşlar, su sorununu birlikte çözmüşlerdi: “Nail Bey’le bizim su depomuz vardı. Motoru vardı onun. Motoru çalıştırır, depoyu doldururduk. O şekilde kullanıyorduk. Nail Bey yokken bu işi ben üstleniyordum. Köye su gelinceye kadar çevremizde yapılan evlere biz su verdik...” 

            Yıllar akıp giderken Akyaka köyü de uyanıyordu. Denize doğru uzanan yamaçta ahşap evler giderek çoğalıyordu. Eski köye yeni yaşantı getiren bu evler çam ağaçlarının arasında hemen göze çarpıyordu. Bütün bu gelişmeleri görmüştü Mühendis Aydın Turunç: “Tabi köy değiştikçe hayat da değişiyor. Sonra bakkallar açıldı, zamanla bakkallar büyüdü. Kermetur Evleri yapılınca Akyaka’da canlılık başladı. Bu arada Nail Bey mimarlık ödülü aldıktan sonra Akyaka çok gelişti...” 

            Bu arada Nail Çakırhan kendi evini yaparken o zamana dek hiç aklına gelmeyen iftiralara uğramıştı. Nereye gitse göze batıyor, insanların diline düşüyordu. Öyle ki yaptığı evler bile kuşku uyandırıyordu. Ula Kaymakamı Teoman Ünüsan ise her şeyi bildiği için iftiralara gülüp geçiyordu. “Dedikodular ayyuka çıktı buralarda...” diye anlatıyor: “İnsanlar, ‘Bir komünist geldi Rusya’dan!.. Komünist Nail geldi!..’ demeye başladılar. Evine Muğla bacası yaptırdı ya!.. ‘O bacaların içinde telsiz direkleri var...’ diyorlar. ‘Rusya ile konuşuyor... Oraya bilgi veriyor... Bu paralar Rusya’dan geliyor...’ Böyle iftiralar çok oldu... Söylentiler ayyuka çıktı!.. Bir süre sonra da 12 Mart Muhtırası oldu. 12 Mart’tan sonra Türkiye’de bir ‘komünist avı’ başlamıştı...”

            Memlekette esen bu fırtına, bir zamanlar böyle olayları çok yaşamış Nail Çakırhan’ı düşündürüyordu: İşte İlhan Selçuk tutuklandı, işte Yaşar Kemal tutuklandı, Çetin Altan tutuklandı, Sabahattin Eyüboğlu tutuklandı, Azra Erhat tutuklandı...  Daha böyle ünlü pek çok insan cezaevlerinde buldu kendini. Neydi suçları?.. Gizli örgüt kurmak, gizli örgüt üyesi olmak, komünizm propagandası yapmaktı... Kaymakam Teoman Ünüsan, bütün bu insanların başına gelenleri gazetelerden izliyordu. “Bu sefer de Nail Bey için ihbarlar başladı yani...” diye gülümsedi: “Herkes, ‘İşte hazır yakınınızda!.. Ne komünist arayıp duruyorsunuz?.. Bunu yakalayıp yollayın... ’ diyordu.” O günleri gözünün önüne getirince gülüyordu Teoman Bey: “O günlerde komünistleri toplayıp götürürlerken biz Nail Bey’le her gece kafa çekiyorduk...”

            Evet, Teoman Ünüsan genç bir kaymakamken 12 Mart Muhtırası ile karşılaşmıştı.  O sancılı yıllarda Nail Çakırhan’ı korumuştu. O zamanlar vicdanının sesine kulak verdiği için yıllar sonra da alnı açık yüzü paktı: “Şimdi bunları şaka gibi anlatıyorum da... O 12 Mart atmosferinde Nail Bey çok kararsızlık içindeydi yani. Korktu... Korktu demeyeyim de bir şeyler olacakmış gibi geliyordu ona. Ne olacağı belli değil gibi bir hava vardı. İşte böyle bir atmosfer içinde birbirimize sarılarak bir dostluğa vesile olan arkadaşlığımız oldu. Sonra da devam etti bu arkadaşlığımız...”

            Kimdi Teoman Bey? 1968 yılında Ula Kaymakamlığına atanmıştı. Sonra sırasıyla Silopi’de, Yalvaç’ta, Avanos’ta, Fatsa’da kaymakam olarak bulunmuştu. Daha sonra da İller Bankası Genel Müdürlüğü, Mersin valiliği, İçişleri Bakanlığı müsteşarlığı gibi bürokraside üst kademelere çıkmıştı... Bu arada 1995 milletvekili seçimleri döneminde tarafsız İçişleri Bakanı olmuştu. “Tam o günlerde,” diye anlatıyor, “Nail Bey’le birlikte olmamız, çok samimi olmamız ona güven verdi sanki. Bundan dolayı beni hep kurtarıcı olarak gördü. Daha sonraki yıllarda da hep bana söyledi: ‘İşte senin sayende yırttım ben.’ dedi. Bunu bana söylediği gibi Akyaka’ya gelen arkadaşlarına da hep böyle takdim etti beni. Pek çoğu ile dost olduk... Solda olmadığımızı bile bile hepsiyle dost olduk... O yüzden soldaki bütün arkadaşları beni çok seviyor...” Teoman Bey bu dostlukları açık yüreklilikle anlatıyordu. Bu arada bazı arkadaşlarının şu sözlerine de gülüyordu: “Sağdaki arkadaşlar da ‘Ulan solcular seni neden çok seviyor?’ diye sorup duruyorlar...”

            Kaymakam Teoman Ünüsan, Akyaka’da bir kendi evine, bir de Nail Çakırhan’ın evine bakıyordu. Böyle ikisini karşılaştırınca birazcık üzülüyordu: “O sırada evimi bitirmiştim. O zaman tabii böyle bir kültürümüz yoktu. Öyle ahşap falan bilmiyorduk... Okumuş yazmış olmamıza rağmen, apartmana benzer ev yapmak gibi bir düşüncemiz vardı. Nail Bey’in evi görünce sonradan onunkine çevirmeye başladık...”

            Sonunda Nail Çakırhan, Akyaka köyünde bir hayalini gerçekleştirmişti. Artık bundan sonra dostlarını bu evinde ağırlamak istiyordu. İşte 1974 Ekim ayında çok sevdiği dostları gelmişti yanına. İlhan Selçuk vardı, Melih Cevdet Anday vardı, Oktay Akbal vardı... Bir perşembe günü Muğla’ya gitmişler, pazar yerini dolaşmışlardı. Yüzleri güneşte yanmış insanların yürekten kopan sesleri çok hoşlarına gitmişti. Bu güler yüzlü, sıcak kanlı insanların arasında dolaşırken zaman geçivermişti. Ertesi gün de Nail Çakırhan, bu dostlarını doğup büyüdüğü Ula’ya götürmüştü. O gün kasabanın pazarı olduğu için pazar yerini şöyle bir dolaşmışlardı. Alıcıların, satıcıların konuşmaları İlhan Selçuk’un dikkatini çekmişti. Sonra Nail Çakırhan, baba evini de göstermişti dostlarına. Daha sonra da Şehir Kulübü’nde oturmuşlardı.  Nail Bey kulübü işleten Hüseyin Karaduman’a, “Karaduman,” demişti, “seni bu güzel insanlarla tanıştırayım: İlhan Selçuk, Melih Cevdet Anday, Oktay Akbal…” Sonra da dostlarına, Karaduman’ı tanıtmıştı: “Karaduman’ı  severim.  Çok yavuz insandır. Sağ olsun, kulüpte her zaman kahrımı çekiyor.” Kahveleri içerken İlhan Bey’le Melih Cevdet Bey tavla oynamışlardı. Nail Bey’le Oktay Bey de seyirci olmuştu. Bu arada Karaduman, çaylar getirmişti üst üste.

            İstanbul’a döndükten sonra İlhan Selçuk, 24 Ekim 1974 günü, Cumhuriyet’teki köşesinde şunları yazdı: “Bu yıl tatilimi Muğla çevresinde geçirdim. Eskiden bu yerler, Ege’nin en yolsuz yordamsız yöreleriydi. Kıyılar içerden sarp dağlarla ayrıldığından, Muğla ile köyler ve kasabalar arasında ulaşım zordu. Turizm icat edilmemişti henüz... Güneş ve deniz merakı, 1917 Devriminden kaçarak Istanbul’a sığınan Beyaz Rusların Florya’ya taşıdığı dar çevreli bir modaydı. İkinci Dünya Savaşından sonra turizm dönemi başladığında, dış zorlamalar Muğla’nın ilçelerini turizm odaklarına dönüştürdü. Bodrum, Marmaris, Fethiye, Datça, Köyceğiz; sınırlarımızı aşan ün kazandılar. Akdenizin eski sahil siteleri yeniden kanlanıp canlandılar. Muğla çevrelerinde eski uygarlıkların kalıtımları sefertası gibi üstüste geçmişlerdir. Sıcak güneş, sıcak deniz ve sıcak bir halk bu tabloyu tamamlar... ”

            Yörede insanlarla konuşurken Muğla ağzı İlhan Selçuk’un gözünden kaçmamıştı: “Muğlalı kendine özgü ve sevimli biçimde konuşur. Sözgelişi bir tanıdığı sorsanız: ‘Hüseyin ne yapıyor?’ ‘Çalışıp duru...’ ‘Ya Hafize?’ ‘Oturup duru...’ ‘Çalışıp duruyor, oturup duruyor’un kısaltılması olan bu söyleyiş biçimi, işlev ve eylem içindeki durağanlığı anlatmak bakımından olağanüstü bir güç taşır: Gelip duru... oynayıp duru... kalkıp duru... yürüyüp duru... Acaba bu söyleyiş biçimini sosyal ve siyasal yaşama uygulasak nasıl olur: ‘Fiyatlar ne durumda?’ ‘Yükselip duru...’ ‘Pahalılık?’ ‘Artıp duru...’ ‘Siyasi partiler?’ ‘Kaynaşıp duru...’Hükümet ne oldu?’ ‘Kurulup duru...’ Muğla köylüsü durağan görünüşün altındaki değişimin anlatımını kimden esinlenerek benimsemiş? Belki de ‘Aynı suda iki kez yıkanılmaz.’ diyen Egeli bilgeden...”

            Nail Çakırhan’ın yaptığı evlere Melih Cevdet de hayran kalmıştı. Sonra da dayanamamış, “Nail Beyciğim,” demişti, “bir ev de bana yapar mısın?..” Nail Çakırhan, bir söz üzerine hemen kolları sıvamıştı. İşte 1975 yılında bu şair dostuna da bir ev yaptı aynı mimari özellikte.  Daha sonra Melih Cevdet, hoşnutluğunu şöyle belirtti bir yazısında: “Nail, Muğla’nın Akyaka köyünü şiir gibi güzel evlerle donattı. Yıllarca komşu olduk orada.”

            Artık Nail Çakırhan’a Akyaka’da dur durak yoktu.  Onun büyük bir sabırla, titizlikle yarattığı evlere herkes bayılıyordu. Bu kez de Doktor Minu İnkaya’nın evini bitirdi. Her yeri ahşapla donatılmış ev, elli iki gün gibi kısa bir sürede çıkmıştı ortaya. Üstelik maliyeti de yüksek değil, sekiz bin dolar tutmuştu. Brian Taylor, bir dergide şunları yazdı bu ev için: “Kırsal Türkiye’deki İnkaya Evi, aynı geleneksel üslupta tasarlayıp inşa ettiği kendi evi yakınındaki bir toprak parçası üzerinde, yazar iken usta yapımcı haline gelen Nail Çakırhan tarafından tasarlanmıştır. Devlet hastanesinde çalışan bir kadın tıp doktoru için tasarlanmış olan bu evin planı, doğal bir çevre içinde sakin, düşünme ve dinlenmeye elverişli bir ev için istenecek derli toplu ve uygun düzeni yansıtıyor. Beyaz badanalı duvarlar tuğla dolgu, döşemeler ve bezemeli tavanlar ahşaptır. İç mekan esas olarak yemek, uyumak ve çalışmak için çok amaçlı, tek odalı bir yaşama mekanıdır...”

            Yıllardan beri unutulmaya yüz tutmuş evler, Akyaka’da yavaş yavaş yeniden canlanıyordu. Bu evleri yaratan adama göre insanlar böyle şiir gibi, türkü gibi, masal gibi güzel evlerde yaşamalıydı. Hep bunu düşlüyordu. O yüzden  dünyayı unutup ömrünü bu evlere harcıyordu: Dr. İdris Gürpınar, Beril-Üner Eyüboğlu, Dr. Orhan Alper, Cahit Güneyman, Sevim-Adnan Pekman, Refia Şemin, Gökçe Cansever,  Suzan-Aziz Albek, Dr. Ayşe Orhan, Özen-Utku Güngen, Selen Büke, Mustafa Uyanık, Sumru Noyan evleri... Diplomasız mimar, hayatını Akyaka’ya adamıştı. İşte seksen yaşında hâlâ yorulmak bilmeden oya gibi işlemeli ahşap evler yaratıyordu: Şadan Dinçer, Sevgi Öncü, Heike ve Thomas Schmitz, Ahmet ve Ali Şahin, Erol Kaynak, Sevim Can, Günseli Erk,  Ahmet ve Ali Şahin, Nuri Kaya, Ayhan Üstündağ, Erol Kaynak, Yılmaz ve Aysel Tuzcular, Atilla ve Zeynep Durukan,  Fahir ve Zeynep Berker,  Orhan ve Nuran İskit evleri...

            Gökova’daki bu köy, artık yöresel mimarinin simgesi olmuştu. Evet, simgesi olmuştu ama bir köy yaratmakla iş bitmiyordu ki!.. Asıl zorluk yeni başlıyordu: Bu mimari yapıyı korumak, bozmadan geliştirmek gerekiyordu. Bunun için üç insan bir araya gelmişti işte. İşin başında, Ağa Han Mimarlık Ödülü sahibi Nail Çakırhan vardı. Sonra bu işi omuzlayan iki kişi daha vardı: Biri, köyün bağlı olduğu Ula’da Belediye Başkanı Sadi Dündar, diğeri de Ankara’da İller Bankası Genel Müdürü Teoman Ünüsan. İşte bu üç insan, Akyaka çirkin beton yığınına dönmesin diye el ele vermişti. Teoman Bey, “Ben 1984 yılında İller Bankası Genel Müdürü oldum.” diye anlatıyor: “O sıralarda  turizm alanında bir hareketlilik başladı. Bu sırada biz iyi yakaladık. Benim İller Bankası’nın başında olmam... Sadi Dündar’ın Ula’da belediye başkanı olması... İller Bankası’nda bir İmar Planlama Dairesi vardı, imar planları yapan. Sadi Bey yetkiyi bize, yani İller Bankası’na verdi... Ben de yetkiyi Nail Bey’e verdim. O zaman en seçkin imar plancılarını buraya yolladım. O tarihten sonra Nail Çakırhan mimarisi hakim oldu buraya. O dönemde konuya yeterince önem verilmemiş olsaydı kötü bir mimari de çıkabilirdi. Bu bakımdan Akyaka’nın böyle güzel olmasında benim de Sadi Bey’in de bir katkısı olmuştur...”

            Teoman Bey, bu işin başkahramanını da göz ardı etmiyordu: “Tabii bizim bir katkımız olmuştur. Yalnız asıl şunu unutmamak gerekir: Akyaka Nail Çakırhan’ın yarattığı bir şehir olmuştur. Elbette böyle Nail Bey gibi Ağa Han Mimarlık Ödülü almış biriyle çalışmaktan ötürü bizim imar plancıları da mutlu oldu... Müteahhit Ahmet beyin emrine yollamadık yani... Nail Bey’le çok güzel anlaştılar, çok güzel çalıştılar... Akyaka’nın Türkiye çapında bir mimarisi oldu, şehir plancılığı açısından, evlerin mimarisi açısından. Bunda Nail Çakırhan’ın büyük katkısı var. Buraya gelen herkes, mimarisine hayran oluyor öncelikle. Çünkü deniz her yerde var, orman her yerde var... Bu ahşap mimari ise hiçbir yerde yok...”

            Eski Ula Kaymakamı Teoman Ünüsan’ın Akyaka’ya geldi mi gözlerinin içi gülüyordu: Yeniden doğmuş bu köyü iyi bir imar planıyla korumaya aldıkları için bu işlerin başaktörü hep aklına geliyordu. Yine bir gün düşlere daldığında bu alçak gönüllü adamı şiire döktü: “Büyük küçükten daha mı büyüktür her zaman, / bilmiyorum. / Biz büyüklük kavramını, sizden gördüğümüzde anladık. / Doksanında rujlar sürünüp / süslü püslü gezen annenizin bir çocuğu olarak / hep heyecan verdiniz bize. / Mümin Usta’nın lokantasından Halil’in Yeri’ne / Ve Yücelen’de noktalanan tarihi birlikte yaşadık. / Ağa Han Ödülü’nü aldığınız evin / ‘Bacalarında telsizler varmış Rusya’yla konuştuğunuz.’ / dedikçe insanlar, / Onlara kızmadınız. / İşçi sınıfının yüceliğinden, / Sahtekâr işçiler soğuttu sizi, / Onlara da kızmadınız. Huysuzluğuna huysuzdunuz ama / Bu kadar içinde fırtınalar olup da insanın, / Bu kadar az huysuz oluşu hep şaşırttı beni. / Aydın’ın Çine’de, / Jandarmalar beni yakaladı sizin yerinize. / Bir kenti yaratan ilk insansınız, / Belki de yüzyılımızda. / Akyaka’dan kim atabilir adınızı / Ağaç işçiliğiyle yazdığınız. / Bu kadar çok şeyi nasıl sığdırdınız ömrünüze? / Bilmiyorum. / Masmavi gökyüzünden mapus damlarına kadar, / Her şeye el koymak zorunda mıydınız? / Mimarlık, sinema, edebiyat, / Siz yapın diye mi var edildi dünyamızda? / Bir de bana büyüdünüz diyorsunuz, / Bir iki mevki verdiler diye. / Biz büyüklüğü sizde yakaladık. Sizde gördük büyüklük ile küçüklüğün kavga edişini...”

            Zaman içinde büyüyüp gelişen Akyaka, 1992 yılında belde olmuştu. Belediye seçimleri yapılacaktı. O sıralarda Nail Çakırhan İstanbul’da olduğu için bu durumu uzaktan izliyordu. O günlerde yolu İzmir’den İstanbul’a düşen genç bir arkadaşı, Arnavutköy’deki yalıya ziyaretine gelmişti. İkinci katta, pencerenin kıyısında Boğaz’a karşı oturmuşlardı. Eski günlerden konuşurlarken bir ara AkyakaDan da söz açılmıştı.  “Ne olmuş biliyor musun?” demişti o genç arkadaşına: “Köylüler Akyaka’ya sahip çıkmış. Her gün partiler akın etmiş. Kahvelerde toplantılar yapmışlar. Milletvekillerinin, bakanların biri gelmiş, biri gitmiş: ‘Akyaka’yı Marmaris gibi, Bodrum gibi geliştirmek istiyoruz!..’ demişler. Akılları sıra, köylüleri kandıracaklar. Ne var ki insanlar buna kanmamış, ‘Sakın ha, sakın ha!..’ diye karşı çıkmışlar: ‘Biz Marmaris gibi, Bodrum gibi, beton yığınına dönmek istemiyoruz!..’ Gelen milletvekilleri, bakanlar, köylülerin tepkisine şaşırmışlar. Arabalarına binip sessizce çekip gitmişler. Bu olayı duyunca sevindim... Gözüm arkada kalmaz artık...” 

            Sonunda Nail Çakırhan’ın dostları birer Gökova tutkunu olmuştu. İşte İlhan Selçuk izine ayrıldı mı karısı Handan Hanım’la birlikte doğru Gökova’nın yolunu tutuyordu. Orada denizle, doğayla, ahşap oymalı güzel evlerle baş başa kalmanın keyfini çıkarıyordu. Daha sonra 5 Eylül 1995 günü, gazetedeki köşesinde gözlemlerini yazdı: “Turizm canavarı her yanı betonlaştırırken Akyaka’yı Nail Çakırhan kurtardı. Dünyanın en güzel körfezinin bitimindeki çam ormanı içinde yuvalanan köy büyüdü belde oldu; ama yeni yapılan evler de yörenin töresel sanatına uyumlu, beyaz badanalı, ahşap oymalı, sade güzellikleri yansıtan alçakgönüllü boyutlarıyla birbirine omuz vermektedir. Bu yeryüzü cennetinin kurucusu, 1930’lu yılların solcu şairi Nail V. dir...” Sonraki yıllarda da her zaman İlhan Selçuk’un aklı Gökova’da kalıyordu. O yüzden yazılarında Nail Çakırhan’dan söz etmeden geçemiyordu: “Diplomasız mimar Çakırhan, dünyanın en güzel coğrafyası sayılan Gökova Körfezi’nde, tarihle günceli bağdaştıran ahşap yapının güzel örneklerini verdi; beton saldırısına karşı ağacın ve yaprağın yanında yerini aldı...”

            Yıllar sonra Gökova’da çam ağaçları arasında yöresel mimariye uygun bir köy doğmuştu. Sonra birdenbire parlayan bu köyü, insanlar merak edip soruyorlardı: Kimdi bu köyü yaratan adam?.. Neydi hayat hikâyesi?.. Ne var ki onu tanıyanlar bile aslında pek bir şey  bilmiyordu, herkes kendine göre bir hikâye anlatıyordu.  

BİTTİ

YAZARIN DİĞER YAZILARI
AYDIN HAPİSHANESİ haberi

AYDIN HAPİSHANESİ

AYDIN HAPİSHANESİ   NECATİ YILDIRIM necatiyildirim46 @gmail.com               Sabahın alaca karanlığında usuldan bir türkü dolanmıştı diline. Yüreğinden kopup ince ince dökülüyordu ...
AYDIN HAPİSHANESİ
BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ haberi

BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ

BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ               Devrim gazetesi sahibi, başyazarı Ünal Türkeş’in ansızın ölümü yüreklere kor gibi düştü. Çünkü bu araştırmacı gazetecinin ölümüyle Ege’nin ...
BU DÜNYADAN BİR ÜNAL TÜRKEŞ GEÇTİ
NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA haberi

NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA

NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA   NECATİ YILDIRIM necatiyildirim46 @gmail.com               Akyaka’da toprağa verilmişti. Çam ağaçlarının gölgesinde yatıyordu orada. Acılar, çileler, sevi ...
NAİL ÇAKIRHAN’IN YOLUNDA
TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM haberi

TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM

TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM   NECATİ YILDIRIM necatiyildirim46 @gmail.com               Ağa Han Mimarlık Ödülleri’ni alanlar belli olunca gazeteciler, Arnavutköy’deki üç katlı ahşap ya ...
TOPRAĞA ŞİİR YAZAN ADAM
TAŞ TAYYARE haberi

TAŞ TAYYARE

TAŞ TAYYARE   NECATİ YILDIRIM necatiyildirim46 @gmail.com               1933 yılının Mayıs ayı çıkıyordu. O gün akşama doğru Bursa Hapishanesi’ne jandarma gözetiminde otuz kadar tu ...
TAŞ TAYYARE
GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?.. haberi

GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?..

GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?..   NECATİ YILDIRIM necatiyildirim46 @gmail.com                 (Bu yazının şöyle bir öyküsü var: 27 Mart 2017’de elektronik posta adre ...
GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN MUZAFFER ABİ?..
GÖKOVA’DA BİR KÖY DOĞDU haberi

GÖKOVA’DA BİR KÖY DOĞDU

GÖKOVA’DA BİR KÖY DOĞDU   NECATİ YILDIRIM necatiyildirim46 @gmail.com               Ağa Han Mimarlık Ödülü daha ortalıkta yokken Nail Çakırhan kendini geleneksel mimariye kaptırmış ...
GÖKOVA’DA BİR KÖY DOĞDU
KIZILÇULLU’DAN BİR ÇINAR haberi

KIZILÇULLU’DAN BİR ÇINAR

KIZILÇULLU’DAN BİR ÇINAR   NECATİ YILDIRIM necatiyildirim46 @gmail.com               15 Şubat 1969’da, Büyük Eğitim Yürüyüşü’nde Ankara’da Osman Tanyü ile yan yana yürümüştük. Kış ...
KIZILÇULLU’DAN BİR ÇINAR
ALEV YAĞMURU ŞİİRİ haberi

ALEV YAĞMURU ŞİİRİ

ALEV YAĞMURU ŞİİRİ   NECATİ YILDIRIM necatiyildirim46 @gmail.com               (Şair Nail V. 1929 yılında lise öğrencisiyken bir şiir yazdı, adı: Alev Yağmuru... O zaman bu şiir üs ...
ALEV YAĞMURU ŞİİRİ