1215 YILININ İLERSİNDE MİYİZ, GERİSİNDE MİYİZ?

1215 YILININ İLERSİNDE MİYİZ, GERİSİNDE MİYİZ?

İngiltere Kralı John, halka ağır vergiler koymaya ve çok keyfi davranmaya başladı. Bu nedenle Papalığı da baronları da karşısına aldı. Fransa'yla yaptığı savaşı kaybetti. İçeride Baronlar ayaklandılar. Üstünlük sağladılar ve kral, onların Magna Carta adını verdikleri hukuk kurallarını imzalamak zorunda kaldı. Daha sonraki krallar da bunu aynen imzaladılar. Magna Carta dünyanın ilk yazılı anayasası kabul edildi. İnsan haklarıyla ilgili bugün bile o düzeyde bir uygulamanın acıdır ki özlemini çeker durumdayız.

Hiçbir özgür kişinin hakkında yasal olarak verilmiş bir hüküm bulunmadıkça hapsedilemeyeceği, malına el konamayacağı, sürülemeyeceği ve öldürülemeyeceği; adaletin satılamayacağı, hiçbir özgür yurttaşın adaletten yoksun bırakılamayacağı ve yasalar dışında hiçbir vergi, baronlara danışılmadan zor kullanılarak toplanamayacağı hükmü gibi kralın yetkilerini kısıp halkın özgürlüğünü arttırıcı ve herkesi bağlayıcı 63 maddeden oluşmuştur. Ayrıca 1689 yılında, yani Fransız İhtilalı'ndan yüz yıl önce zamanın Kral ve Kraliçesi, bu sefer halkla bir sözleşme imzaladı.  Aynı maddelerin yinelendiği, halk yararına daha da özgürlüğü arttırıcı maddeler kabul edilip imza altına alındı.

Pek çok kişi İngiltere'de bir anayasanın olmadığını, dünyada yazılı anayasaya dayanmadan yönetilen ülke olduğunu söyler. Oysa onların anayasası,  değiştirilmeden uygulanan ve kraliçe'yi sembolik kılan bu iki sözleşmenin maddeleridir. Bu iki sözleşme hükümleri,  yalnız onların değil, tüm dünyada kabul gören bir çerçeve anayasadır.

Bizim anayasamız buna uygun, insan haklarıyla ilgili maddeler içermektedir. Gel gör ki uygulamada bunların kâğıt üstünde kaldığına tanık oluyoruz. Örneğin 805 yıl önce alınan, hakkında yasalar çerçevesinde verilmiş bir kesin hüküm bulunmaksızın kimsenin tutuklanamayacağı hükmüne karşılık, bizde tutuklamaların çok uzun süreli uygulandığını hiç kimse göz ardı edemez.

Yine anayasamıza göre yurttaşların izin almaksızın toplantı ve gösteri yürüyüşü yapabileceği, ancak bunun yasalarla bazı kamu yararı gözetilerek sınırlandırılabileceği öngörülmüştür.

Bir süre önce söylentilere dayalı olarak baroların yapısını ve seçim yöntemlerini değiştirme girişimleriyle ilgili baro başkanımız Cumhur Uzunla bir röportaj yapıp yayınlamıştık.

Bu söylentilerin gerçeklik kazanmaya başlamasıyla birlikte Baro başkanları, bulunduğu ilden Ankara'ya yürüyerek gidip Anıt Kabri ziyaret etmek suretiyle bunu protesto etme kararı aldılar ve uygulamaya koydular. Ancak güvenlik güçleri buna şehir merkezine girilmesine izin vermeyerek engel oldular ve hiç de hoş olmayacak biçimde bazı baro başkanlarıyla eyleme yönelik davranışlar sergilediler. Böyle bir görüntüyü ülkemiz hak etmiyor. Baro, hukukun üçayağından birisidir çünkü.

Öteki ikisini, yani yargıçları ve savcıları istendiği biçimde yönlendirme, iktidarı tatmin etmiyor. Üçüncü ayak olan baroları da parçalayarak istediği biçime sokmak istiyor.

Onlara göre baronun daha iyi çalışması için bazı maddelerinde değişiklik yapılacağı vurgulanıyor. Öncelikle soralım: Gerek halkın büyük kesiminin gerekse baroların böyle bir talebi var mıdır? Biz belirtelim yoktur. Zaten baro yöneticileri de aşağıdaki fotoğraflarda görüldüğü gibi yıkmadan, kimseye hakaret etmeden bunun yanlışlığını protesto edip bu yanlış karardan dönülmesini istiyorlar. Bundan daha doğal ne olabilir? Hakkını yasalar çerçevesinde aramak bir yurttaşlık görevi değil midir?

Eğer iktidar, halka hizmet etmek, özellikle de virüs dolayısıyla çoğunun işlerini kaybetme ile karşı karşıya kalma tehlikesini önlemek, hatta evinin geçimini sağlayamaz duruma düşmekten onları kurtarmak,  ülkenin başta ekonomik durumlar olmak üzere birçok sıkıntılar yaşadığı bir dönemde halkı rahatlatmak için köklü tedbirler almak istiyorsa ülkemizin yasalar çerçevesinde en iyi işleyen kurumu olan barolarla uğraşmayı bırakmalıdır.  Çünkü gerginlik yaratmak kimsenin işine yaramaz.

(24.06.2020 ) Nuri Çelik

YAZARIN DİĞER YAZILARI