BÜYÜK TAARRUZUN 96. YIL DÖNÜMÜNDE
-I-
BOZKIR ANADOLU’M
25 Ağustos, saat: 16.30
Saatlerdir bir sağında bir solunda yol aldığımız Koca Menderes’in ilk gözesi Suçıkan’ı ( Dinar) da arkamızda bırakıp Sandıklı’ya doğru yol alıyoruz.
Trafik inanılmaz derecede yoğunlaşıyor. Ankaralıların bayramda Antalya’yı seçtiğinin bir göstergesi bu.
Yol boyunca adım başı patates, soğan tezgâhı. Duran pek yok. Herkes bir an önce menzile varma telaşında olmalı.
Bir zamanlar bu topraklarda haşhaş çiçekleri açardı. Beyaz, mor, haşhaş sütü sağardı köylüler. Şimdi yalnız Yalçın Gökçebağ’ın tablolarında mı kaldı bilmem ki o görüntüler?
Her nereye baksam sarı. Yeşili kovan, sarıyı kucaklayan bozkır. Her görüşümde daha da mı yayılıyor batıya doğru ne?
Beynimde, daha yarım saat önce önünden geçerken acısını iliklerimde hissettiğim Acıgöl’ün görüntüleri, bu çıplak tepelerin görüntüleriyle köşe kapmaca oynuyor.
Biliyorum çok yakında, bir bataklık bile kalmayacak o suları apak gölden. Bozkır yutacak renkleri. Her ne varsa kendisine benzetecek.
“Kardaş, senin dediklerin yok,
Halay çekilen toprak bu toprak değil.
Çık hele Anadoluya,
Kamyonlarla gel, kağnılarla gel gayrı,
O kadar uzak değil.
Çamı bitmiş, kavağı azalmış,
Gamla örtülü bayırlar, çıplak değil.
Yedi ay kıştan sonra,
Yeşeren senin yaşamındır,
Yaprak değil.”
Dilimde Dağlarca. İyi ki şairleri var bu ülkenin. Gerçek olan onların söyledikleri. Yalansız, çıkarsız…
“Bu ülkeyi yedi düvelden kurtarmayı bilen bu milletin, geçen yüz yıl boyunca bu toprakları refahı için kullanmayı neden beceremediği yanıtı açık, acı bir sorudan öte ne olabilir ki?
Sandıklı çıkışında, farklı renkli çerçevelerle duvarların tekdüzeliği kırılmaya çalışılmış kibrit kutusu apartmanlar dikkatimi çekiyor:
“Absürt” dedikleri, bu olmalı diye düşünüyorum.
Koltuk arkadaşım Murat Bey, her köyden geçerken söylenmeye devam ediyor:
“İnsan, evinin bahçesine olsun bir iki ağaç dikmez mi?”
Bahçeye bir kök ağaç dikme; ama çal boyayı duvara, renklensin dünya…
Sahra’daki tek ağacı kamyonla devirip yerine metalden anıt ağaç diken ey insan, öylesine çoksun ki yeryüzünde, sana nasıl tahammül ediyor bu doğa, şaşmamak elde değil…
Afyon’a yaklaşırken karşı yamaçlardaki OGM yazısı dikkatimi çekiyor.
“Bak!” diyorum Murat Beye. “Bu daha gerçekçi.”
“Murat Bey gülüyor.
“Ama tepeler çıplak” diyor.
Yaklaştıkça eteklerdeki insan eliyle dikildiği belli olan ağaçlandırmayı görebiliyoruz.
“Marifet Marmaris’e Fethiye’ye, Bodrum’a doğanın bahşettiği ormanların önüne, sanki Ankara Beyleri yetiştirmiş gibi dev fotoğraflı afişler asmak değil, bu çıplak dağları ağaçlandırmak.
Marifet, Gökova’nın cennet koylarına saraylar yaptırmak değil; bu kanla sulanan toprakları cennete çevirmek.” diyorum, kendi kendime.
Biliyorum, duyan yok.