ALINTERİ-GÖZYAŞI-EMEK.

 

ALINTERİ-GÖZYAŞI-EMEK.

 

       Asfalt yollardan sonra toprak yollara vuruyoruz. Derelerin, vadilerin dibine iniyor, dağların, tepelerin başlarına, yaylalara çıkıyoruz. Subaşlarında dinlenip kulelerde çevreyi gözlüyor ve fotoğraflar çekiyoruz.

       Topraklarımız, dağlarımız, tepelerimiz, ormanlarımız boş değil. Hemen her yerde birileriyle karşılaşıyoruz. Elinde tahrasıyla, çapası-küreğiyle, baltasıyla bir yerlerden gelip bir yerlere gidiyorlar. Sürekli çalışıyorlar, çünkü çalışmayana ekmek yok. Saygı duyuyoruz bu insanlara. Bu insanlar, bizim insanımız, bu halk, bizim halkımız.

       Eşeğiyle, katırıyla, arabasıyla zor arazi koşullarında evine ekmek götürme peşinde olan insanımızla karşılaşıyoruz. Hocamız, hemen arabayı durdurtup aşağıya atlayarak vatandaşlarımızla konuşmaya başlıyor, önce selam-sabahla başlayıp hal-hatır soruyor. Daha sonra da bitip tükenmeyen sorularına geçiyor.

-Amca, adın nedir? Nereden gelip nereye gidiyorsun? Okula gittin mi? Kimdi öğretmenin? , Buraya nereden geldiniz, size kimler derler? Soyadınız nedir, lakabınız ne? Yani kimlerdensiniz? Köyün kaç mahallesi var, köyde kaç hane var? Bunların sülale adları nelerdir, neyle geçinirsiniz? Nasıl yaşıyorsunuz?  Ormanda, fabrikada, turizmde çalışanınız var mı? Köyde, duvar, semer, saz ustası, var mı? Kökboyası yapılıyor mu, nasıl yapılıyor? Başkaca el mahareti olanlar var mı, neler yapıyorlar? Sorular, sorular, sorular.

       Tüm bu sorulara çoğunlukla doyurucu cevaplar alıyoruz. Bazen de cevap vermeyenler, kaçamak cevap verenler çıkıyor. Devletin arabasını, çantalı, fotoğraf makineli, teypli insanları görünce çekinip korkuyorlar. "Ben bilmem, anlamam, ben bu işlere karışmıyorum" diyenler çıkıyor. Böyle davrananların muhtara mı, devlete mi küskün olduklarını, ya da bizim tam olarak ne yapmak istediğimizi anlayamadıklarını mı bilemiyoruz. Şaşırıyoruz.

 

       Çayhisar' da bir amcaya sorduğumuz " Bu köyde hangi sülaleler var, lakapları nedir?" sorusuna "Ben, bu işlere karışmam, söyleyemem" şeklinde bir cevap alınca şaşırmıştık. Aynı köyden bir başka amca ise bütün sorularımıza şakır şakır cevaplar vermişti. Otmanlar' ın bir mahallesinde de önceden muhtara telefon ettirip "evden ayrılmasın, görüşme yapacağız" diye haber ilettiğimiz amca, biz daha eve yaklaşırken evini terk edip ağaçların arasında kayboluyor. Bunu da komşusundan öğreniyoruz. Bu amcanın yalnız yaşadığını öğrendik. Acaba yaşadığı ilkel yaşam koşullarından mı utanıp kaçmıştı, yoksa resmi arabayı görünce devletle/yasalarla bir sorunu var da ondan mı ortalardan silinmişti bilinmez.

       Bu kitap gerçekten de alın teri ve gözyaşı ile yoğurularak yapılıyor. Evet, yazılmıyor, resmen yapılıyor. Çünkü bu, masanın başında kurgulanarak yazılmıyor, kelimenin tam anlamıyla geniş bir alan araştırması sonucunda yapılıyor. Her taşı-tuğlası birer birer yerli-yerine konarak yapılıyor.

-Hocam, çoğu insan teknelerde, sahillerde, tatil köylerinde, subaşlarında, deniz kıyılarında, barlarda gününü geçirip eğlenirken siz bu yazın sıcağında nasıl çalışıyorsunuz? Buna nasıl katlanıyorsunuz?

Diye soruyorum. Hocam, biraz sitemkârına gülerek "Bu da benim sevdam, yaşam biçimim" diyor. "Sırf okuldaki işleri aksatmamak ve bu işlere daha fazla zaman ayırabilmek için emekli oldum. Oysa daha çalışabilirdim" diyor.

       Çok yer dolaşıyor, çok insanla karşılaşıyoruz. Her gittiğimiz yerde çay, ayran, su içiyoruz. Hocam, her seferinde en az iki çay içiyor. Bense daha çok ayran, gazoz veya suyu tercih ediyorum. Bu kadar sıvıdan sonra doğal olarak sıkışıyor ve tuvalete koşturuyorum. Dikkat ediyorum, hocam hiç tuvalete gitmiyor. Sonunda dayanamayıp soruyorum. "Hocam, benim gibi ikide bir tuvalete koşturmuyorsunuz, içtiğiniz bunca sıvı nereye gidiyor?" diye. Hocam da "senin içtiklerin aşağıdan, benimkilerse ter olarak vücudumdan akıyor" diyor.

       Gerçekten de ister tepenin başında olalım, ister derenin içinde hocamızın gömleği terden sırılsıklam ve saçlarının o seyrelmeye başlayan ön kısmında boncuk boncuk terler hiç eksik olmuyor. Çoğu zaman çalışmaktan terini silmeye zaman bile bulamıyor.

       Yeni bir yere geldiğimizde çantasından fotoğraf makinesini, ses alma aygıtını, daha önce yazdığı kitaplarını, belediyelerin, diğer kurum ve kuruluşların verdiği tanıtım örnekleri, fotoğraflar, broşürler, albümler, piller. Çıkarıp neredeyse küçük bir sergi açarak insanlara amacını anlatabilmek için başlıyor açıklamalara. Anlatıyor ki insanlardan bilgi, belge ve fotoğraflar alabilsin. Bunca iyi niyetin ve uğraşın sonunda da insanlar nesi var nesi yoksa çoğunlukla ortaya döküveriyorlar. Bu arada biz de alan araştırmasının nasıl yapıldığını öğreniyor, hocamızdan feyz alıyoruz..

       "Hocam, burada da alan araştırmasını bitirmiş bulunuyoruz" derken Sazak Köyü'nün Alan mahallesinden ayrılmış, Otmanlar'a doğru tırmanıştayız. Kendi esprimize kendimiz gülüyor ve bir başka sevdaya doğru yol alıyoruz. Yaz tatilinde olduğumuz için öğretmenleri bulamıyoruz ama sağlık çalışanlarını, cami hocalarını ve tabi muhtarları, fabrikada, madende, yangın ekibinde, turizmde çalışanları ve yangın kulelerinde 'nerde bir duman görürüz' diye yirmi dört saat görev yapan yangın gözlemcilerini yerlerinde buluyoruz. Hemen hepsi de hocamı tanıyorlar ve yardımcı olabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. En güzel olaylardan biri de hocamın çoğu kez bir öğrencisi çıkıyor karşımıza ve ellerine sarılıp öpüyor. Tabi ki hocam da derecesiz memnun oluyor. Bu eski öğrencilerin kimisi işçi, kimisi aşçı, kimisi muhasebeci, kimisi işletmeci.

       Araştırmalarda öncelikle muhtarla görüşülüp bilgiler kaynağından alınıyor, sonra da varsa yaşlılara gidilerek eski günlerle/olaylarla/insanlarla ilgili bilgilere ulaşılmaya çalışılıyor.

       Ekincik araştırmasında da muhtarla konuşulup Kurtuluş Savaşı' ında İngilizlerin şehit ettiği askerlerin mezarlarını fotoğrafladıktan sonra daveti üzerine muhtarın babasının evine gidiyoruz.  

 

       Çünkü köyün en yaşlısı, 85 yaşındaki babası Halil İbrahim amca idi. Ne şans ki eve vardığımızda 83 yaşındaki amcası da oradaydı. Muhtarın babası Ekincik'te, amcası da Çandır'da  önceki dönemlerde uzun yıllar muhtarlık yapmışlardı.. Bürokrasinin işleyişine de çok yakından tanık olmuşlardı.. Babam da dört dönem arka arkaya muhtarlık yaptığı için amcaların sorunlarını çok iyi anladığımı söyleyebilirim.

       H. İbrahim Amca, 1.85 boylarında, zayıf, güler yüzlü-bilgili-ilgili bir kişi. Başında kasketi, ayağında külot pantolonuyla maşallah hala bir asker gibi dimdik ayakta.  Tipik bir Osmanlı adamı.  Hocam, "Okula gittiniz mi, okuma-yazma var mı?" diye soruyor. Amca da "Biz, o zamanlar üçe kadar okuduk, daha yukarı okuyamadık, öğretmen yoktu" diyor. Hocam, "Diploma-belge bir şey verdiler mi?" diye soruyor. Amca da "Ne diploması, ne belgesi, nüfus cüzdanımızın arkasına 'üçüncü sınıftan mezundur diye kırmızı kalemle yazdılar, o kadar" diyerek cevaplıyor hocamın sorusunu. Halil İbrahim Amca, ayrıca köyde önce kardeşine, sonra diğer köylülere okuma-yazma öğretmiş, bununla da kalmamış, bu öğretmenliğine askerde de devam etmiş. Hocam, "Babanız bir şeyler yapar mıydı, el becerisi var mıydı, ya da bir şeyler çalar-söyler miydi, size bir şeyler öğretti mi?"diye soruyor. Amca da "Ne çalması, ne söylemesi, BİZ ONUN YANINDA ISLIK BİLE ÇALAMAZDIK!" diyerek yanıtlıyor hocamızı.. Bizler de aynı terbiye (nasıl terbiye ise.) ile yetiştik. Aynı anlayışla yetiştik. Bırakın onların yanında konuşmayı-söylemeyi bulunamazdık bile. Şimdiki gençler bunları öğrensinler de durumlarına şükretsinler. Büyüklerinin de değerlerini bilsinler.

       Hemen hemen Cumhuriyetle yaşıt amcalarla sohbet sürerken, konu eski Muğla Valisi Recai GÜREL 'e, Osman GÜRÜN' ün dedesi ilk Köyceğiz Belediye Başkanına, İsmet İnönü'ye ve Mustafa Kemal'e geldi.. Kurtuluş Savaşı konu edildi, bu arada amcanın gözleri dolmaya başladı. Hele hele yöremize doğru yaklaşıp da Muğla ve Köyceğiz söz konusu olup da Yörük Ali Efe'den, Cemil Efe'den söz açılınca belki bir saattir boyu-bosu, duruşu ve vakarıyla bir onur abidesi görünümündeki H.İbrahim Amcanın gözlerindeki yaşlar, kurumuş yanakları üzerinde aktı, aktı. Bunu gören hocamız, hemen teybini kapatıp fotoğraf makinesine sarılarak bu anı fotoğrafladı ve çok da mütehassıs olduk. Bir yandan da "Olamaz böyle bir şey ya. İyi ki buraya gelmiş ve bu amcalarla görüşmüşüz" diyerek coşkusunu belli etti. Duygulandık.

       Amcalar, uzun yıllar muhtarlık yaptıkları ve bu konulara ilgi duydukları için her şeyden haberdardılar. Amca, "Efeler olmasaydı, köylünün hali perişandı!" diyor ve bunları söylerken yutkunuyor ve zorla telaffuz ediyor kelimeleri.

       Osmanlıların son zamanlarında, uzun süren savaşlar sırasında bir takım çapulcuların, fırsatçıların, savaş kaçkınlarının, açgözlü ve açıkgöz ağaların elinde korumasız köylü zebun olmuştu. Böyle bir zamanda onların tek hamisi dağdaki efelerdi. Zaman zaman genel afla düze inen efeleri yine köylüler, ne yapıp edip kanlarına/damarlarına girerek dağlara çıkmaya ve haklarını korumaya zorlamışlardı. Efeler de buna kendilerini zorunlu hissederek tekrar dağlara çıkıp insafsızların karşılarına dikilmişlerdir. Bunun en güzel örneğini bize Yaşar Kemal, "İNCE MEMED" dörtlemesiyle vermektedir.

       Şunu da açıkça belli edelim ki, burada gözyaşlarını yalnızca H. İbrahim Amca dökmedi. Oğlu muhtar da masadaki ellerini üzerine başını koyarak gözyaşlarını bizlerden saklamaya çalıştı. Hocamla bizim de hem duygulanmaktan, hem de mutluluktan gözlerimizden yaşlar geldi. Arkamızda oldukları için göremedik ama gelini, kızı veya torunu evde kim varsa mutlaka onlar da bu gözyaşı kervanına katıldılar.

       Bu ülke, bağımsızlığımız, Cumhuriyetimiz, hangi zor koşullarda elde edildi, bilen biliyor. Bilmeyenlerse böyle canlı tarihlerden öğreniyor. 23 EYLÜL 2005-KÖYCEĞİZ     

        

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI