Zaman, kimi zaman taşların bağrında öyle sır saklar ki; üzerinden millenyumlar geçse de insanoğlunun zihnine aynı kadim suali fısıldar: Adalet, muktedirin kılıcında mı tecelli eder, yoksa masumun ahında mı?
Şimdi sizi zamanın perdesini aralamaya, Roma İmparatorluğu’nun kan kokan görkemli arenalarına; bugünkü Samsun’un, o günlerin efsunlu Amisos’unun bağrına davet ediyoruz.
Kahramanımızın adı Diodorus…
Hayatı iki parmak çeliğin ucunda sallanan, kaderi ise bir hakemin dudağından dökülecek tek bir kelimeye mahkum edilen bir gladyatör. Diodorus’un hikayesi; arenanın tozlu zemininde alkışlarla tutuşan, fakat nihayetinde soğuk bir mezar taşının bağrında öfkeyle donup kalan hazin bir destandır.
Roma dünyasında gladyatör dövüşleri sadece iki fani gövdenin ölümcül bir vuruşması değil, imparatorluğun azametini göklere çıkaran, kalabalıkların şehvetini besleyen, yaşam ile ölümün incelikle işlendiği kanlı birer sahne sanatıydı. Fakat bu vahşi tiyatronun da sarsılmaz kaideleri, kılıcın ve kalkanın adaletini gözeten hakemleri vardı.
İşte Diodorus’un trajedisi, tam da bu kaidelerin gölgesinde yeşerdi.
Karşısında Demetrios duruyordu. İki savaşçı, arenanın kızgın kumlarında göz göze geldi. Çelik sesi göğü yardı, nefesler tutuldu, kalabalığın böğürtüsü gürledi. Ve dövüş başladı…
Diodorus hamlesini yaptı; bileğindeki kudret ve yüreğindeki hırsla üstünlüğü ele geçirdi. Rakibini dizlerinin üstüne çökertti, kılıcını elinden söküp aldı. Zafer artık tutulacak kadar yakın, hayatta kalmanın sıcaklığı göğsünü kabartacak kadar gerçekçiydi.
Fakat felek, hakemin silüetinde soğuk bir gölge gibi girdi araya.
Hakem, zaferin mühürlenmesine müsaade etmedi. Silahsız kalan Demetrios’a yeniden doğma, kılıcını tekrar kuşanma fırsatı tanındı. Ve kader, bir hakemin taraflı düdüğüyle yön değiştirdi…
Az önce rakibini mağlup etmenin gururunu yaşayan Diodorus, adaletinden sual olunmayan arenanın hileli toprağında ölümcül bir yara aldı. Kızgın kumlara serildi ve bir daha ayağa kalkamadı.
Fakat hikaye, o kanlı kumların üzerinde noktalanmadı.
Geride kalan dostları, onun aziz hatırasına bir mezar taşı diktiler. Ancak o taşa sadece adını, yaşını yahut kazandığı zaferleri değil, bir insanın son nefesinde hissettiği o devasa haksızlığı, hakeme duyulan o diner bilmez öfkeyi nakış nakış işlediler. Diodorus, mezar yazıtında haklıyken nasıl haksızlığa uğradığını, galip geldiği bir cenkten nasıl ölüme sürüklendiğini fısıldıyordu yüzyıllara…
“Burada, zafer kazanmış olan ben, zavallı Diodorus yatıyorum.
Rakibim Demetrios'u yere serdim, fakat onu hemen öldürmedim.
Ancak ölümcül kader ve başhakemin (summa rudis) korkunç hilesi beni öldürdü.
Işığı terk ederek Hades'e, ölüler diyarına gittim.
Atalarımın toprağında yatıyorum.
İyi bir dostum, vefası ve saygısı nedeniyle beni buraya gömdü.”
Yaklaşık 1.800 yıl boyunca toprağın altında uykuda kalmış bu feryat, antik çağ araştırmacısı Michael Carter’ın gözüne çarptığında yeniden yankılandı. Taşın üzerindeki kabartmalar ve hüzünlü sözler, bir gladyatörün trajik sonunun, dönemin meşum bir hakem şikesiyle şekillendiğini belgeliyordu.
Savaşı canlı gözlerle izleme şansımız yok. Hakemin hangi saikle bu kararı verdiğini, savunmasını da bilmiyoruz. Bildiğimiz tek bir şey var. Diodorus’un mezar taşı, tarihin kaydettiği en eski ve en ağır adalet suçlamasını sırtında taşıyor.
Bir an durun ve düşünün.
Görkemli Roma İmparatorluğu haritadan silindi. İmparatorların mermer heykelleri ufalandı, saraylar viran oldu. Arenaların tribünlerini dolduran o binlerce hırslı ruh, tarihin dipsiz kuyusunda kaybolup gitti.
Ama Karadeniz’in kıyısında, Amisos’un toprağında dövüşen bir gladyatörün hakeme karşı fırlattığı o sessiz çığlık, on sekiz asır boyunca zamanın yıpratıcı dişlerine direnmeyi başardı.
Bugün o taş, doğduğu topraklardan uzakta, Brüksel’deki bir müzenin sessizliğinde sergileniyor. Anadolu’nun bağrından kopan bu mermer blok, sadece bir gladyatörün talihsizliğini değil, insanoğlunun var olduğu günden beri süregelen kadim adalet arayışını simgeliyor.
Diodorus ne taht sahibi bir imparatordu ne de orduları yöneten bir komutan… O, hayatta kalmaktan başka gayesi olmayan, alnının teri ve kanıyla dövüşen bir gladyatördü. Rakibini yere serdi ama kaderini çizen kalemi kıramadı.
Ne garip değil mi?
İmparatorlar unutuldu, arenalar yıkıldı, kılıçlar paslanıp toprağa karıştı…
Fakat Diodorus’un hakeme ettiği o sitem, hala ilk günkü gibi taze, hala dimdik ayakta.
Demek ki bazı haksızlıkların yankısı; ne zamanın derinliğinde kayboluyor ne de iki bin yıl geçse de susuyor…