İNSANDAN KALAN KNİDOS

İNSANDAN KALAN KNİDOS

Bir insan öldükten 2.300 yıl sonra, sadece gördüğü bir rüyayla yeniden hatırlanabilir mi?

Knidos’ta hatırlanabiliyor.

Bugün antik Knidos’u anlatırken hep aynı büyük isimlerden söz ederiz. Afrodit, Eudoksos, Praxiteles, Sostratos...

Gök bilimciler, mimarlar, filozoflar...

Peki ya diğerleri?

Bu topraklarda yaşayan, aşık olan, aldatılan, haksızlığa uğrayan, rüyalar gören, başka kentlere gurbete giden kadınlar ve erkekler? Onların hikayeleri nerede?

Aslında hiç kaybolmadılar. Kimi bir tapınağın duvarında, kimi sönük bir mermer levhada, kimi de tanrılara yazılmış öfkeli bir şikayet mektubunda yaşamaya devam ediyor.

Örneğin Khrysina... Yaklaşık 2.300 yıl önce Knidos’ta yaşamış bir kadın. Kocası Hippokrates, kızı Khrysogone. Bir gece kutsal bir rüya görür; rüyasında tanrı Hermes belirir ve Demeter ile Kore tanrıçalarına adanmış bir görevden bahseder. Khrysina bu rüyayı unutmaz. Tanrıçalara bir yapı ve heykel adar; yaşadıklarını da dört dizelik bir şiirle taşa kazdırır. Bugün bilim insanları hals o rüyanın kime hitap ettiğini tartışıyor olabilir. Ama değişmeyen gerçek şu: Knidoslu bir kadının binlerce yıl önce gördüğü rüya, bugün hala bir fısıltı gibi okunabiliyor.

Fakat Knidos’un taşları sadece rüyaları saklamaz. İnsan ruhunun karanlık, yaralı ve tutkulu yönlerini de taşır.

Demeter ve Kore Kutsal Alanı’nda bulunan beddua yazıtlarında adalet, mahkeme salonlarında değil, tanrıların huzurunda aranır.

Kocasını zehirlemeye çalışmakla suçlanan isimsiz bir Knidoslu, öyle bir öfkeyle doludur ki kendisini savunmak için adaleti tanrıçalara havale eder. Suçlayanın ve ailesinin ağır acılar çekmesini, bu yalanı herkesin önünde itiraf etmesini diler. İftiranın doğru olup olmadığını bilmiyoruz; ama iki bin yıl öteden kadının korkusunu ve adalet çığlığını duyabiliyoruz.

Adı bilinmeyen bir başkası, Dorothea adındaki kadını tanrıçalara şikayet eder. Gerekçesi son derece yalındır: Dorothea onun erkeğini elinden almıştır! Bugün gazetelerin üçüncü sayfasında ya da bir mahkeme dosyasında rastlayabileceğimiz bir kıskançlık, binlerce yıl önce mermere kazınmıştır.

Nanas isimli bir vatandaş ise kendisine ait bir emaneti geri vermeyen Emphanes ve Rhodo’yu tanrılara şikayet eder. Anlarız ki Knidos’ta sadece aşk acıları değil, mülk ve emanet kavgaları da tanrıların mahkemesine taşınmaktadır.

Knidos’un sokakları sadece kişisel dertlerle değil, kentin kaderini belirleyen insanlarla da doluydu:

Proksenides (MÖ 5. Yüzyıl): Atina’ya yaptığı hizmetler nedeniyle onurlandırılan bir Knidoslu. Atinalıların hazırlattığı mermer kararnamede Proksenides, iki kentin dostluğunu simgelercesine Atina’nın koruyucusu Athena ile Knidos’un tanrıçası Afrodit’in arasında resmedilmiştir.

Tiberius Claudius Euaratos (MS 1. Yüzyıl): Antik Stadia (bugünkü Datça adının kökleri) halkı tarafından onurlandırılan bir bürokrat ve din adamı. Apollon törenlerinde koşuculuk yapar, rahiplik üstlenir ve en nihayetinde kentini temsil etmek için Roma’ya elçi olarak gider. İki bin yıl önce Datça’dan Roma’ya uzanan bir diplomasi yolculuğu...

Aurelia Eirene: Antik dünyada kadının sadece evde oturmadığının, kent yaşamında aktif rol aldığının kanıtı. 1.800 yıl önce görkemli bir festivalin düzenlenmesini tek başına üstlenmiş, meclis ve halk tarafından mermer bir yazıtla onurlandırılmıştır.

Ve bir de kayıp isimler vardır... Parçalanmış bir kararnamede, Athanagoras’ın kızının ölümü üzerine düzenlenen resmi cenaze töreninden bahsedilir. Taş kırılmıştır. Kadının adı eksiktir. Belki de arkeolojinin en hüzünlü tarafı budur: Bazen bir insanın bütün hayatından geriye sadece birkaç eksik harf kalır.

Bugün Knidos’a baktığımızda çoğunlukla yıkılmış sütunlar, devasa tiyatrolar, boşaltılmış tapınaklar ve soğuk taş merdivenler görüyoruz.

Oysa o taşların arasında başka bir Knidos daha var Yaşayan, seven, ağlayan, haksızlığa uğrayan, hakkını arayan sıradan insanların Knidos’u. Kralların, generallerin ve büyük filozofların değil; bizim gibi hisseden insanların kenti.

Zaman acımasızdır, kentler yıkılır, insanlar ölür ama bazen bir kadının gördüğü rüya, bir aşığın kıskançlığı ya da haksızlığa uğramış bir insanın feryadı, binlerce yıl sonra bile mermerin belleğinden yankılanmaya devam eder. Antik kentin bize bıraktığı en büyük miras da belkide bu insani bağdır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI