EMEKLİLİKLE ÜNİVERSİTEYİ VEDA EDERKEN TÜRKİYE HALLERİ.

Prof. Dr. Kemal Kocabaş

                6 Şubat 2023 sabahı safra kesesi iltihabı nedeniyle hastanedeydim. Ağrılarla acı içinde kıvranırken  o gün sabahı on bir ilimizi etkileyen büyük depremin acılarını da yüreğimde hissettim. 50 bini aşkın insanımızı kaybettiğimiz depremin yıkımının büyüklüğünü bir haftalık hastane sürecinin sonunda evde televizyon haberlerinden, görüntülerinden net bir şekilde öğrendik.  Daha sonraki günlerde  bölgede yaşanan sel felaketi ve kaybedilen canlar yüreklerimizi tekrar yaktı.  Akıl ve bilimi dışlayan liyakatsız kamu yönetimi, ranta ve betona boğulmuş kent yönetim anlayışları iflas etmişti. Yaşanılan süreçler artık hayatın her alanında insan, doğa, çevre ve bilim ağırlıklı pencereden bakılmasını, yani değişimi  zorunlu kılıyor.

                20 Şubat doğum günümdü. 67 yaşını tamamlayarak  45 yıllık kamu görevim sona erdi ve  üniversiteden yaş haddi nedeniyle emekli oldum.  Emekliğimi  deprem acısı ve safra kesesi iltihabı ile karşılamıştım. 16 Mart günü de Dokuz Eylül Hastanesinde ameliyat masasındaydım.   Emeklilik dilekçemi yazarken 45 yıl gözlerimin önünden adeta bir film şeridi gibi akıyordu. Memleketim Muğla-Kavaklıdere İlkokulunu 1967 yılında tamamladıktan sonra  orta öğrenimimi parasız yatılı olarak Ortaklar Köy Enstitüsü ardılı olan Ortaklar İlköğretmen Okulunda 1967-1972 yılları arasında ve sonra lise öğrenimin son sınıfını Ankara Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Sınıfında tamamlamıştım. 1978 yılında Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü ve İzmir Yüksek Öğretmen Okulunu tamamlayarak üniversite öğrenimimi tamamlamıştım. Yaklaşık bir yıl Hakkari Lisesi ve Konya Karatay Lisesi fizik öğretmenliği sonrası Mart 1979'da Konya Selçuk Üniversitesi Fizik Bölümünde asistan olmuştum.

                1979'dan günümüze üniversitelerdeki süreçlerin gelişimini yaşayarak hep izlemeye çalıştım. Konya Selçuk Üniversitesi 1979'da sadece Fen ve Edebiyat Fakültesinden oluşan bir üniversiteydi. Öğretim üyelerinin büyük bir kısmı Ankara Üniversitesi ve ODTÜ'den geliyordu.  O yıllar ülkede politik tartışmaların, kavgaların  çok  yoğun yaşandığı dönemlerdi. Kentin egemen kültürü üniversiteyi ele geçirmek, üniversiteyi kentin politik tercihleriyle uyumlu olması için çabalıyordu. 12 Eylül'le bunu sağladılar. Türk-İslam Sentezine uygun bir rektör ile doktoralarını tamamlamış veya tamamlamak üzere olan  asistanlar YÖK ile  sözleşmeli Araştırma Görevlisine dönüştürülerek  30 arkadaşımızın  görevine son verildi. İki yıl boyunca üniversite dışında kaldık. Ankara'daki özel dershanelerde çalışarak bu yargı sürecinden sonuç almaya çabaladık. Ağır 12 Eylül  koşullarında Konya İdare Mahkemesinde namuslu, yürekli hakimler vardı. İki yıl sonra yargı ile üniversiteye tekrar dönmüştük. Ama üniversitedeki iklim değişmişti. Daha önce merhabalaştığımız insanlar bizleri görünce yollarını değiştiriyorlardı.  1985 yılının sonunda verilen bir ilana başvurarak Dokuz Eylül Üniversitesi Mühendislik Fakültesine Öğretim Görevlisi olarak atandım. 1992'de Yardımcı Doçent, 1994'te Doçent ve 2000 yılında da Profesörlük kadrosuna atandım.  Üniversite ile ilgili bir ilk önerimi bu deneyim üzerinden yazmak istiyorum. Üniversitelerde "hiçbir kadro sözleşmeli olmamalıdır." Zira bu statü üniversitedeki ve ülke genelindeki iktidar politikalarıyla hep bir tasfiye süreci üretiyor. Dokuz Eylül'de sevgili arkadaşımız Dr. Oktay Gökdemir'in kaybına giden süreç somut bir örnektir. Ayrıca TBMM'nde kabul edilen torba yasasıyla Araştırma Görevlileri daimi kadroya geçirildi. Ama onların danışmanı olan Dr. Öğretim Üyeleri sözleşmeli olması da artık garip duruyor.

                Dokuz Eylül Üniversitesinde yaklaşık 38 yıl çalıştım.  Dokuz Eylül, 12 Eylül darbesi sonrası 1982'de  YÖK yasası ile kurulmuştu ve  İzmir'in ikinci üniversitesiydi. Üniversitede tıp fakültesi öğretim üyesi sayısı daha çok olduğu için 2016 yılına kadar tıp kökenli rektörler yönetti. 1996 yılına kadar Prof. Dr. Ömer Yiğitbaşı ve Prof. Dr. Namık Çevik Doğramacı rektör olarak görev yaptılar. İlk iki rektör Doğramacı ekolüne yakın bir isimlerdi. O yıllarda yönetim tarzlarına  itiraz etmemize rağmen 2016 sonrası yaşadıklarımızla karşılaştırdığımızda ilk iki rektörün üniversite   geleneklerine önemseyen kimliklerinin altını özellikle çizmek isterim. Daha demokratik, katılımcı bir üniversite talebiyle 1994 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Demokrasi Platformunun içinde onurla yer aldık. Platformun adayı Prof. Dr. Fethi İdiman 1996 yılında rektör oldu. İdiman dönemi, üniversitenin nefes aldığı bir dönemin adıydı. Konuşan, tartışan, düşüncelerini özgürce ifade eden bir üniversite için adım atılmıştı. Dekanlık seçimleri o dönemde başladı, öğretim üyelerinin büyük imecesiyle Tınaztepe Kampüsünde büyük bir Cumhuriyetçi heyecan ile  "75. Yıl İlköğretim Okulu" hayata geçirildi. Bu büyük imecenin içinde ailecek olduğumuz için çok mutlu olmuştuk. 1997 yılında UNESCO  doğumunun 100. Yıldönümünü  Dünya Hasan-Ali Yücel   Yılı ilan etmişti. İdiman döneminde Dokuz Eylül Üniversitesi  ve İZÜNİDER ile birlikte düzenlenen "Hasan-Ali Yücel Sempozyumu" İdiman döneminin çok önemli kültürel çalışmalarındandı. İdiman dönemi tüm 9 Eylül ailesinin kurum aidiyetleriyle onur duyduğu bir dönemin adıydı. 2000-2008 yılında Sayın Prof. Dr. Emin Alıcı'nın, 2008-2016 yılları arasında Sayın Prof. Dr. Mehmet Füzün'ün  rektörlük dönemi yaşandı. Bazı eleştirilerimize rağmen 2016 yılına kadar görev yapan rektörler laik -demokratik, bilimsel eğitim ve evrensel üniversite değerlerine    bağlıydılar.              2016 sonrası ise üniversite atamalarında politik süreçler  egemen oldu ve daha sonra  Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin üniversite yansımalarını yaşadık. Soruşturmalar, görevden almalar yoğun bir şekilde yaşandı. Üniversitede tek seslilik  evrensel akademik değerlerle asla örtüşmezdi, örtüşmedi de.  Tüm bu süreçlerden sonra önerim üniversiteler rektörlerini kendileri seçmelidir ve rektörlük süresi beş yıl ve "tek dönem" olmalıdır. Üniversitenin tüm kurullarında demokratik  katılım temel alınmalıdır. Zira günümüzde öğretim üyelerinin üniversite aidiyetleri son on yılda dibe vurduğu, kurumlarına yabancılaştığı çok açıktır. Günümüzde  temel görev  aklın ve bilimin egemen olduğu özgür, demokratik üniversiteyi tekrar yaratmak olmalıdır.

                2001 yılında  bir grup arkadaş ile Yeni Kuşak Köy Enstitüler Derneğini (YKKED)  kurduk. Yirmi yıl boyunca derneğin genel başkanlığını yaptım. Cumhuriyetimizin en değerli eğitim-kültür  ve değişim projesi gerçekliğini günümüze taşıma adına  işler yaptık. Enstitüler ile ilgili 25 kitaba imzamızı koyduk.  Üniversitede mutsuz olduğumuzda dernekteki çalışmalarla mutlu olmaya çabaladık. Üniversite benim için  bir yaşam biçimiydi. Üniversitedeki odam özgürlük alanımdı. Üç veya dört kez başkanlığını  yaptığım Fizik Bölümünde hep demokratik bir kültür egemendi.  Hiç teslim olmadı ve özgürce düşüncelerini hep ifade etti. Bu geleneğe sağladığımız katkı nedeniyle hep onur duyacağım.  Öğrenciler ise çocuklarımdı, genç arkadaşlarımdı  adeta. Yüksek lisans ve doktora yaptırdığım öğrencilerimin    ürettiğimiz ortak kültürü geleceğe taşıyacaklarından  eminim.  Dokuz Eylül Fizik Bölümü de  45 yıl bu sevgi ile öğretim üyeliği yaptım. Onları çok özleyeceğim. Emeklilik döneminde yazmaya, neden, niçin diye sormaya hep devam edeceğimiz çok açık.  Dilerim 14 Mayıs seçimlerinden sonra ülkemizin her yerinde, üniversitelerde güzelliğin, dayanışmanın, sevginin çiçekleri açar.

                Son sözü bir teşekkürle tamamlamak istiyorum. Emeklilik sürecimin başında karşıma çıkan safra kesesi sorununu başarılı bir operasyonla çözen Sayın Doç. Dr. Mücahit Özbilgin  arkadaşıma sonsuz teşekkürlerimle.

YAZARIN DİĞER YAZILARI