1978 Mayıs'ında İzmir Buca Eğitim Enstitüsüne atanınca ilk uğraklarımdan biri Dönemeç olmuştu.
Kemeraltı'ında bir binanın ikinci katında küçücük bir büroydu. Ekibin flaş ismi Hüseyin Yurttaş'tı. Sonra bilmeyenlerin büronun müdürü olduğunu sandıkları - Oysa o bir okulun müdürüydü - M. Kadri Sümer gelirdi. Ahmet ( Günbaş) o günlerde de sessiz bir arıydı.
Şimdi aklıma geliveren Aydın Yalkut, Çınar Çığ, Mümtaz Tuzcu, Osman Çalışkan, Yusuf Alper... orada tanıdığım dostlardı.
Datça'nın yetiştirdiği değerli eğitimci Cahit (Çete) ağabeyi de orada tanımıştım.
Orayı nasıl bulmuştum hâlâ emin değilim. Ancak Eğitim Enstitüsünde birlikte çalıştığımız Ali Rıza'nın ya da Necati Yıldırım'ın bu işte bir dahli olacağını düşünürüm.
Ali Rıza 1944'lüydü. Yaşça da bizden büyük olduğu için ağabey konumundaydı.
Eğitimde, tam da hey heyli dönemlerdi. Enstitü, adeta karpuz gibi ikiye ayrılmıştı. Eğitimciler içinde keskinler olsa da öğrencileri ayırmak çoğu kez öğretmenlere düşerdi. Çünkü olayları yatıştırmaya gelen polisler de POL- DER'li ve POL- BİR'li olarak ikiye ayrılmıştı. Öğrenci grupları içinde de kendi adamları vardı. Çoğu kez gençlere bir şey olmasın diye kendimizi tehlikeye atardık.
Ali Rıza, mizahi yanı çok güçlü biriydi. Olayları mizaha bağlamakta pek ustaydı. Bir bekçi düdüğü vardı. Olaylar olduğunda hemen düdüğü öttürür, herkesi sakin olmaya çağırırdı.
O kitaplı bir şairdi. Özellikle Gülle Büyüyecek Adı'nı çok sevmiştim. Hele o sıralar basılan "Kuşku Girdi Araya" kitabını okuduğumda ilk dileğim bir kitap sahibi olmaktı. Ben de şiirler yazıyordum; dergilerde de yayımlanıyordu; ancak kitap bastıracak kadar ne param vardı, ne de tanıdığım.
12 şubat 1979. Yarı yıl tatili henüz bitmemişti. Onun Aydın'da halasının yazdan hazırladığı konserveden zehirlendiğini söyledi arkadaşlar. Naif bünyesi kaldıramadı.
Ali Rıza'yı Aydın'da sonsuzluğa bırakalı kırk yıl oldu.
Geçen zamanda onu birlikte sonsuzluğa uğurladığımız birçok dost da ayrıldı aramızdan. Azaldık. Her geçen gün daha bir hızla azalıyoruz.
Bugün bir başka can dostumu, bir büyük sanat çınarını daha Bodrum'da toprağa vereceğiz.
Sanırım bu ülkede sanatın insan yaşamındaki yerini Cenap kadar kavrayabilmiş insan çok azdır. O, bu coğrafyanın kültür ve sanat değerlerinden aldıklarını kendi kültür potasında kristalleştirerek çevresine sunan biriydi. Bunu yaparken hep gönül eri olmak temel ilkesiydi.
Dosttu, arkadaştı, kadirşinastı, cömertti...
Eşi Gülay Hanımla yarattıkları Dibeklihan, her anı sanatla yoğrulmuş hayatlarının ürünüdür. Dibeklihan'ın kapısından girdiğiniz an bunu hisseder, her adımda daha da yoğunlaşarak yaşarsınız. Üstelik bu, bir seferlik bir duyumsama fırtınası değildir. Dibekihan' a her gidişinizde bu, daha da içselleşir. Dibeklihan bu bakımdan bir sanat mabedidir.
Ali Rıza Ertan ve Cenap Tezer birbirlerini hiç tanımadılar.
Ama ikisi de bu coğrafyanın sevdalısıydı. İkisi bu topraklara değer katarak sonsuzluğa yürüdüler.
Oralarda buluşurlar mı, geçen kırk yılı anlatır mı Cenap, Ali Rıza'ya bilmem.
Kırk yıl...
Bir an geçen kırk yılda bu toplumda ne değişti diye soruyorum kendime?
Biliyorum her birimizin acı olduğu kadar çok güzel başarı ve mutluluk öykülerimiz var...
Ya ülkemin öyküsü? Uzun söze ne gerek!
"Acıyı bal eyledik
Sıratı yol eyledik"
demişti ya Hasan Hüseyin.
Daha nice sürer bu sırat yolculuğu, bilebilsem, söyleyebilsem...
Biz yine de Yunusça diyerek bağlayalım sözü:
" Bu dünyadan gider olduk
Kalanlara selam olsun."