İstanbul...
Tarihin betonla örtüldüğü, göğe uzanan her kulenin milyon dolarlık hırslara büründüğü devasa bir rant coğrafyası.
Bu şehirde İmar Dairesi Başkanı olmak, sadece bir bürokratik makam değildir; kalemin ucunda kentin kaderini taşımaktır.
Ramazan Gülten o kalemi tutan adamdı. Karaman'ın yoksullukla ama sessiz bir terbiye ile yoğrulmuş işçi evinden çıkıp gelen, gücünü sadece imar hukukundan ve eğip bükmediği vicdanından alan bir bürokrat.
Kaçak külliyeleri mühürledi, yıllardır dokunulamayan rant kalelerine dokundu.
Tehdit edildi, darp edildi ama geri adım atmadı.
Sonra bir sabah roller değişti.
Mühürleyen el, kelepçelenen el oldu.
Ağır suçlamalarla Silivri'nin soğuk hücresine gönderildiğinde, arkasında milyarlık rant kavgaları değil, Maltepe'de güneş görmeyen, duvarları nemli, 75 metrekarelik mütevazı bir bodrum katı kalmıştı.
Bugün o ev, kredisi ödenemediği için satışta. Satışta olan sadece bir daire değil; bir memurun tüm mal varlığı, bir ailenin güveni ve belki de bu ülkenin adalet duygusu.
Gökdelenler yine yükseliyor, düzen yine işliyor.
Fakat o hücreden göğe yükselen soru, şehirden daha büyük:
Bu ülkede namuslu kalmanın bedeli gerçekten bu kadar ağır mı?
Ramazan Gülten aylardır Silivri'de.
Bazı kitaplar masada yazılır.
Bazıları kütüphanelerde.
Bazıları ise insanın kalbinin tam ortasında.
Ramazan Gülten, cezaevinde yazdığı Müjde Kuşu işte böyle.
Bu bir çocuk kitabı değil yalnızca.
Bir babanın kızına bıraktığı iz.
Bir hasret günlüğü.
Bir aile albümü.
Bir sevda mektubu.
Çünkü kızı Maya doğduğunda o doğumhanede değildi.
Bir avukat görüş kabinindeydi.
Kızının dünyaya gelişini tam on saat sonra öğrendi.
Bir hafta sonra yapılan açık görüşte, henüz bir haftalık olan bebeğini yalnızca bir saat kucağına alabildi.
Sonra zaman geçti.
Maya büyüdü.
İlk dişini çıkardı.
İlk adımlarını attı.
İlk kez "baba" dedi.
Ve bir baba için dünyanın en güzel kelimesi, ona bir mahkeme salonunda, eşinin anlattığı kadarıyla ulaştı.
İşte Müjde Kuşu o günlerin kitabı.
Cezaevi avlusunda gökyüzünü izleyen bir babanın kitabı.
Yüksek duvarların üzerinden uçan yavru kuşlara bakarken yazdığı bir masal.
Ama aslında masalın içinde gerçek hayat vardı.
Gerçek bir özlem.
Gerçek bir bekleyiş.
Gerçek bir aile.
Kapalı Kapılar Ülkesi'nden havalanan o kuş, aslında kızına ulaşmaya çalışan bir babanın kalbiydi.
Sık Ağaçlar Ülkesi'nden yola çıkan küçük Maya ise babasına kavuşmanın hayalini kuran bir çocuğun simgesiydi.
Bu yüzden Müjde Kuşu bir çocuk kitabı olarak okunabilir.
Ama satır aralarına dikkatle bakıldığında başka bir şey daha görülür.
Demir parmaklıkların ardında bile evladına ulaşmanın yolunu arayan bir baba.
Belki yıllar sonra Maya bu kitabı yeniden açacak.
Sayfaları çevirdikçe o kuşun aslında bir kuş olmadığını anlayacak.
O kuşun, kızını kucağına alamayan bir babanın gökyüzüne bıraktığı özlem olduğunu fark edecek.
Ve belki o gün, Müjde Kuşu'nun bir masal değil, sevginin demir kapıları bile aşabildiğinin hikayesi olduğunu anlayacak.