ZEYTİNİN DALI KIRILDI YA ADALETİN TERAZİSİ


Akbelen direnişçisi Esra Işık, tam 42 gün boyunca bir hücrenin soğuk duvarları arasında özgürlüğünden mahrum kaldı. Peki, neydi bu genç kadını dört duvar arasına hapseden o sarsılmaz gerekçe?

"Kuvvetli suç şüphesi... Mevcut delil durumu... Tutuklama tedbirinin zorunluluğu..."

Hukukun bu en ağır cümleleri, bir zeytin ağacının gölgesinde başlayan itirazın üzerine bir balyoz gibi indirildi. Ancak bugün aynı dosyanın kapağı yeniden açıldığında, mahkeme kürsüsünden bambaşka bir ses yükseliyor.

"Dosyanın geldiği aşama ve mevcut durum dikkate alındığında; tutuklama yerine adli kontrol yeterlidir."

Bu bir geri adımın anatomisidir.

Mahkeme bu kararıyla aslında örtülü bir itirafta bulunuyor.

Dün "kaçınılmaz" görülen o en ağır tedbir, aslında bugün gerekli değil. Üstelik tam bu süreçte bir halka daha eklendi zincire; Danıştay, Akbelen çevresindeki acele kamulaştırma kararına "dur" dedi.

Şimdi Türkiye'nin vicdanını yaralayan o devasa soru, boşlukta asılı duruyor.

Madem bugün yüksek yargı hukuksuzluğa "fren" yapabiliyor...

Madem bugün "adli kontrol de pekâlâ yeterliymiş" denilebiliyor...

O halde Esra Işık, ömründen çalınan o 42 günü neden cezaevinde geçirdi?

Hukuk tekniği mi, vicdan tartısı mı bu?

Mahkeme kararındaki en kritik cümle, aslında meselenin özeti gibi.

"Tutuklama ile istenen menfaatin adli kontrol tedbiriyle de sağlanabileceği..."

Bu cümleyi hukuk terminolojisinden arındırıp halk diline tercüme edersek karşımıza şu yalın gerçek çıkıyor.

"Onu içeride tutmamıza artık gerek kalmadı."

Zamanın çıplak gerçeğidir bu.

Türkiye'de bazen yıllar süren davalardan daha güçlü olan tek bir şey var:  Zaman. Çünkü zaman ilerledikçe, ilk günün o öfkeli ve sert cümleleri aşınır; geriye sadece savunmasız, çıplak bir gerçek kalır.

O gerçek de şudur:

Eğer yolun sonunda adli kontrolün yeterli olduğu kabul edilecek idiyse; bir genç kadının, bir doğa savunucusunun hürriyetinden çalınan o 42 günün toplumsal ve insani bedelini kim ödeyecek?

YAZARIN DİĞER YAZILARI