HERAKLEİA: TAŞLARIN, GÖLÜN VE EFSANELERİN ŞEHRİ
Bazen bir yere gitmezsiniz; bir zamana gidersiniz.
Bafa Gölü'nün kıyısında, Latmos Dağları'nın sarp kayalıkları arasında yükselen Herakleia Antik Kenti'ne adım attığınızda insanın aklına ilk gelen duygu tam da budur. Burada zaman, bildiğimiz anlamıyla ilerlemiyor sanki. Gölün sessizliği, kayaların heybeti ve yüzyıllara meydan okuyan taşlar, insanı bugünün telaşından çekip alıyor.
Bir an durup etrafınıza baktığınızda, karşınızda yalnızca bir antik kent görmüyorsunuz. Bir medeniyetin izlerini, bir coğrafyanın değişimini, mitolojinin yüzyıllardır taşıdığı aşkı ve insanın doğayla kurduğu kadim ilişkiyi aynı manzarada görüyorsunuz.
Bugün Muğla'nın Milas ilçesine bağlı Kapıkırı Mahallesi sınırları içinde bulunan Herakleia'nın hikâyesi, aslında Latmos ile başlıyor. Helenistik Dönem'de Herakleia adını alan kent, döneminin önemli yerleşimlerinden biri olarak gelişiyor. Günümüze ulaşan surlar, kuleler, agora, tiyatro ve kutsal alanlar, burada bir zamanlar nasıl canlı bir hayatın sürdüğünü sessizce anlatıyor.
Ama Herakleia'yı yalnızca taşlarla anlatmak mümkün değil.
Çünkü burada taşların bile bir hafızası var.
Üstelik bu hafıza yalnızca birkaç bin yıl öncesine uzanmıyor. Latmos'un kayalıklarında bulunan tarihöncesi kaya resimleri, bölgedeki insan varlığının çok daha eski olduğunu gösteriyor. İnsanlar binlerce yıl önce bu kayalara bakmış, bu dağların arasında yaşamış, duygularını ve dünyaya bakışlarını kayalara işlemiş.
Bugün biz o resimlere bakıyoruz.
Ve belki de farkında olmadan binlerce yıl önce yaşamış bir insanla göz göze geliyoruz.
Herakleia'nın büyüsünü artıran bir başka unsur ise hiç kuşkusuz Endymion efsanesi.
Mitolojiye göre Ay Tanrıçası Selene, Latmos'ta yaşayan Endymion'a âşık olur. Endymion sonsuz bir uykuya dalar; Selene ise geceleri gökyüzünden sevgilisine bakmayı sürdürür.
Bu hikâyeyi bilerek Bafa Gölü'ne ay ışığında bakmanın insanda farklı bir duygu uyandırdığını söylemek sanırım abartı olmaz.
Gölün üzerinde titreyen ay ışığı, Latmos'un karanlık siluetleri ve sessizliğin içinden yükselen rüzgâr...
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Acaba Selene hâlâ Latmos'a bakıyor mu?
Belki de bazı efsaneler bu yüzden ölmez. Çünkü anlatıldıkları coğrafya onları yaşatmaya devam eder.
Herakleia'nın bir başka hikâyesi ise doğanın kendisine ait.
Bugün Bafa Gölü olarak gördüğümüz bu alan, geçmişte farklı bir coğrafyanın parçasıydı. Büyük Menderes'in taşıdığı alüvyonlar zaman içerisinde bölgenin yapısını değiştirdi; denizle bağlantılı körfez zamanla göle dönüştü.
Böylece insan eliyle kurulmuş bir kent ile doğanın kendi eliyle değiştirdiği bir coğrafya yan yana geldi.
Belki de Herakleia'yı özel kılan en önemli şeylerden biri bu.
Burada tarih, doğadan ayrı değil.
Tarih burada gölün içinde, kayaların üzerinde, dağların arasında ve antik yapıların sessizliğinde yaşamaya devam ediyor.
Üstelik Herakleia'nın hikâyesi bugün de devam ediyor.
Muğla'nın Milas ilçesine bağlı Kapıkırı Mahallesi'ndeki antik kentte arkeolojik kazı ve araştırmalar, Prof. Dr. Zeliha Gider Büyüközer'in bilimsel danışmanlığında 12 ay boyunca sürdürülüyor. Bu çalışmalar, Herakleia'nın geçmişini daha iyi anlamamızı sağlarken, toprağın altında hâlâ keşfedilmeyi bekleyen yeni hikâyelerin bulunduğunu da hatırlatıyor.
İşte tam burada insanın aklına başka bir soru geliyor:
Biz geçmişten bize kalan bu mirasa ne kadar sahip çıkıyoruz?
Çünkü Herakleia yalnızca turistlerin fotoğraf çektiği bir antik kent değildir.
Burası Anadolu'nun hafızasıdır.
Bir zamanlar insanların yürüdüğü yollarda bugün biz yürüyoruz. Onların baktığı göle bugün biz bakıyoruz. Onların inşa ettiği duvarların gölgesinde bugün biz duruyoruz.
Onlar gittiler.
Taşlar kaldı.
Ama o taşların anlattıkları hâlâ bitmedi.
Bugün Herakleia'nın surları arasında dolaşırken insan, modern dünyanın gürültüsünden ne kadar uzaklaştığını fark ediyor. Telefonların, trafiğin, kalabalıkların ve sürekli yetişme telaşının olmadığı bir yerde, insan kendi sesini daha rahat duyuyor.
Belki de antik kentlerin bize verdiği en büyük derslerden biri bu.
Bize geçmişi gösterirken aslında bugünü sorgulatıyorlar.
Binlerce yıl önce burada yaşayan insanlar da bizim gibi gelecek için planlar yaptı. Sevdiler, korktular, umut ettiler, çocuklarını büyüttüler, evler yaptılar, tapınaklar inşa ettiler. Sonra zaman geçti.
Onlardan geriye birkaç duvar, birkaç taş ve binlerce yıllık hikâyeler kaldı.
Bugün biz de aynı hayatın içinden geçiyoruz.
Belki yüzlerce, belki binlerce yıl sonra bizim bıraktıklarımız da başkalarının baktığı taşlara dönüşecek.
İşte Herakleia'nın sessizliği biraz da bu yüzden insanın içine dokunuyor.
Çünkü insana kendi faniliğini hatırlatıyor.
Bafa Gölü'nün kıyısında güneş yavaşça inerken Latmos'un kayalıkları kızıl bir renge bürünüyor. Antik surların gölgeleri uzuyor. Göl sessizleşiyor.
Ve o anda Herakleia'nın bütün hikâyesi sanki tek bir cümlede birleşiyor:
Bazı şehirler terk edilir; ama bazı şehirler asla susmaz.
Herakleia da onlardan biri.
Bafa'nın kıyısında, Latmos'un gölgesinde ve Selene'nin ışığında hâlâ anlatıyor.
Bize zamanı anlatıyor.
Bize insanı anlatıyor.
Bize doğayı anlatıyor.
Ve belki de en önemlisi, bize şunu hatırlatıyor:
Geçmiş, geride bıraktığımız bir yer değildir. Geçmiş, bugün kim olduğumuzu anlamanın en güçlü yoludur.
Herakleia'ya giden insan yalnızca bir antik kenti gezmez.
Bir medeniyetin hafızasına dokunur.
Ve oradan dönerken, belki de yanında bir fotoğraftan çok daha değerli bir şey götürür:
Zamanın ne kadar büyük, insan hayatının ise ne kadar kısa olduğunu anlama duygusunu.
Ceylin ŞENER