CEBİMİZ DOLU, KALBİMİZ BOŞ MU?

Bazen insanın cebine bakarsınız, doludur.

Ama yüzüne baktığınızda bir eksiklik görürsünüz.

Yeni bir otomobilin direksiyonunda oturur, pahalı bir saati kolunda taşır, büyük bir evin kapısını açar… Fakat bütün bunların arasında, kimsenin görmediği bir boşluk büyür içinde.

İşte tam da burada şu soru çıkar karşımıza:

Cebimiz dolu, kalbimiz boş mu?

Para mutluluk getirir mi?

Bu sorunun cevabı ne yalnızca “evet”tir ne de “hayır”.

Çünkü para, insan hayatının önemli bir parçasıdır. Kirasını ödeyemeyen, çocuğunun ihtiyacını karşılayamayan, hastane masrafını düşünerek geceleri uyuyamayan bir insana “Paranın önemi yok” demek kolaycılık olur.

Para bazen huzurun önündeki engelleri kaldırır.

Bazen özgürlüktür.

Bazen güvencedir.

Bazen çocuğunun eğitimidir.

Bazen yaşlı anne babanın tedavisidir.

Bazen de ay sonunu nasıl getireceğini düşünmeden uyuyabilmektir.

Fakat insanın bütün ihtiyaçları para ile ölçülebilir mi?

İşte mesele tam burada başlıyor.

Bir çocuğu düşünün.

Mahallenin tozlu sokağında arkadaşlarıyla top oynuyor. Üzerindeki tişört eskimiş, ayakkabısının kenarı açılmış. Eve döndüğünde annesi belki kızacak:

“Yine üstünü kirlettin!”

Ama çocuk gülümsüyor.

Çünkü o gün mutludur.

Yıllar geçiyor.

Çocuk büyüyor. İyi bir işe giriyor. Daha çok para kazanıyor. Büyük bir eve taşınıyor. Son model bir otomobil alıyor. Gardırobu doluyor, banka hesabı büyüyor.

Fakat bir akşam otomobiliyle eski mahallesinden geçerken duruyor.

Sokağın köşesinde çocuklar top oynuyor.

Camdan onları seyrediyor.

Ve belki de yıllar sonra ilk kez kendisine şu soruyu soruyor:

“Ben büyürken neyi kaybettim?”

Belki de insanın en büyük kaybı, sahip olduklarının azalması değil; küçük şeylerden mutlu olabilme yeteneğini yitirmesidir.

İnsan sahip olduklarına çabuk alışıyor.

Yeni bir telefon alıyoruz.

İlk günler elimizden düşürmüyoruz.

Sonra alışıyoruz.

Yeni bir otomobil alıyoruz.

İlk gün heyecanla direksiyonuna geçiyoruz.

Sonra sıradanlaşıyor.

Daha büyük bir eve taşınıyoruz.

İlk gün odaları tek tek geziyoruz.

Bir süre sonra o evin büyüklüğünü bile fark etmiyoruz.

Çünkü insan alışıyor.

Ve alıştıkça daha fazlasını istiyor.

Bir ev daha…

Bir araba daha…

Daha yüksek maaş…

Daha büyük makam…

Daha çok kazanç…

Daha fazla gösteriş…

Sonra farkına varmadan hayatımızı, sahip olmadıklarımızın peşinde tüketmeye başlıyoruz.

Oysa hayatın tuhaf tarafı şu:

Sahip olduğumuz şeyler arttıkça, onlara ayırdığımız zaman azalabiliyor.

Büyük bir evimiz oluyor ama içinde ailemizle oturacak zamanımız kalmıyor.

Pahalı bir telefonumuz oluyor ama aramamız gereken insanları aramıyoruz.

Çok para kazanıyoruz ama çocuklarımızın büyüdüğünü fark edemiyoruz.

Her şeyi satın alabiliyoruz ama zamanı satın alamıyoruz.

Oysa mutluluk bazen çok küçük bir şeydir.

Sabah uyandığınızda sevdiğiniz insanın yanınızda olmasıdır.

Çocuğunuzun boynunuza sarılıp “Baba” veya “Anne” demesidir.

Uzun zamandır görmediğiniz bir dostunuzun kapınızı çalmasıdır.

Yağmurlu bir akşamda sıcak bir çayın buharına bakmaktır.

Bir kitabın sayfaları arasında kendinizi bulmaktır.

Yaşlı annenizin sesini telefonda duymaktır.

Bir sofranın etrafında toplanıp aynı ekmeği paylaşmaktır.

Bunların hiçbirinin fiyat etiketi yoktur.

Ama hepsinin değeri vardır.

Belki de en büyük yanılgımız, fiyat ile değeri birbirine karıştırmamızdır.

Pahalı bir saat satın alabilirsiniz.

Ama zamanı satın alamazsınız.

Büyük bir ev satın alabilirsiniz.

Ama huzuru satın alamazsınız.

En lüks yatağı alabilirsiniz.

Ama uykuyu satın alamazsınız.

En pahalı ilaçları alabilirsiniz.

Ama sağlığı her zaman satın alamazsınız.

Etrafınızı kalabalıklarla doldurabilirsiniz.

Ama gerçek dostluğu satın alamazsınız.

Ve ne kadar zengin olursanız olun, hayatın en büyük gerçeğinden kaçamazsınız:

Ömür satın alınamaz.

Öyleyse mesele para kazanmak değil.

Mesele, paranın bizi yönetmesine izin verip vermemek.

Para cebimizde olduğunda hayatımızı kolaylaştırabilir.

Ama para kalbimize yerleştiğinde, bazen hayatımızın merkezini değiştirebilir.

İnsan ne kadar kazanırsa kazansın, eğer sevdiklerine ayıracak zamanı yoksa, kazandıklarının anlamı üzerine düşünmek zorundadır.

Çünkü bir gün hepimizin önüne aynı hesap gelecek.

O gün banka hesabımızın bakiyesi sorulmayacak.

Kaç otomobilimiz olduğu sorulmayacak.

Kaç metrekare evimiz olduğu da sorulmayacak.

Belki de asıl soru çok daha sade olacak:

“Kimi sevdin?”

“Kimin hayatına dokundun?”

“Kim senin yanında kendisini değerli hissetti?”

İşte o gün, cebimizin ne kadar dolu olduğundan çok, kalbimizin ne kadar dolu olduğu önem kazanacak.

Çünkü para hesaplanabilir.

Mal mülk hesaplanabilir.

Servet hesaplanabilir.

Ama sevgi hesaplanamaz.

Dostluk ölçülemez.

Huzurun fiyatı yazılamaz.

Ve ömür…

Ömür hiç hesaplanamaz.

Belki de gerçek zenginlik, cebimizde taşıdığımız paradan çok, hayatımızda taşıdığımız insanların değeridir.

O halde bugün kendimize bir soru soralım:

Cebimiz gerçekten ne kadar dolu?

Ve daha önemlisi:

Kalbimiz ne kadar dolu?

Ceylin ŞENER

YAZARIN DİĞER YAZILARI