AKBEY TUR’ la BİR UÇTAN BİR UCA ADIM ADIM KARADENİZ(1)
Değerli okurlar, yıllar süren bir sevdamız vardı: Karadeniz bölgemizi gezip fotoğraflayarak yazmak. Zaman geldi, vakt erişti ve bize bir Karadeniz turu nasıp oldu. 9 Ağustos gecesi Muğla’dan başlayan turumuz, 17 Ağustos gecesi 03.00’ da yine Muğla’ da sonlandı. Ancak gezinin bitmemesi ve araya Kurban Bayramı tatilinin girmesi nedeniyle bu yazıyı sizler ancak Ağustos’un son günleri okuyabileceksiniz. Muğla’dan çıktığımızda artık ayın onu idi. Gece boyunca yolculuk heyecanıyla bir türlü uyuyamamıştık. Önümüzde giden kamyonlarda bir birinden güzel hayat tecrübelerinden süzülmüş özlü sözler bulunuyordu. Yakaladıkça bunları alıyor ve okuyucularımızla paylaşıyoruz. Bunlardan biri “ÖMÜR, HAYALLERİ BEKLEMEZ” di. Sabahın altısında Afyon’dan ayrıldığımızda tan vaktinin ilk ağartılarıyla seçilebildiği kadar çevremizde uçsuz bucaksız bozkırlar uzanıyordu. Hemen hemen çevrede yeşillik namına bir şey görünmüyordu. Önceleri dere boylarında söğüt ağaçları ve yamaçlarda güdük güdük çöğürler görünmeye başladı. Bir de insan eliyle oluşturulan küçük küçük korucuklar halinde çam ve ardıç fidanı toplulukları… Demek ki dikilse her toprakta bitkiler, ağaçlar olacak. Vah benim çilekeş Anadolu İnsanım!... Sen Anadolu’ nun bağrında yabani bir ot gibi bittin. Sonra da bitmez tükenmez gayretinle köyler, kasabalar, şehirler, kentler kurdun. Medeniyetler, kültürler oluşturdun. Neyse… zaman ilerleyip ortalık ağardıkça çevreyi daha iyi seçmeye başladık ve çevremizde bu yabani ağaçların yanı sıra erik, kayısı, kiraz türünden meyve ağaçları da arz-ı endam etmeye başladılar. Daha da ilerleyip Kütahya sınırlarına doğru yaklaşınca özellikle dere boylarındaki söğütler, orman olmaya, kıyılardaki cılız ağaççıklar da çam ve ardıç türlerine dönüşerek ortalığı yeşertmeye başladılar. 06.15 sularında artık ortalık ağarmış, çevre seçilmeye başlanmıştır. Anadolu’ da tahıl hasadı yapılmış, geride yalnızca anızlar kalmıştır. Kütahya’ya doğru ilerlerken ovada tahıl siloları görünmeye başlamıştır. Yol kıyısındaki bir sarı levhada” BAŞKOMUTANLIK TARİHİ MİLLİ PARKI” yazısını sağda bırakarak hızla ilerliyoruz. Kütahya:25.km yazısından sonra artık dere boylarındaki tek tük söğütler, kümeler halinde korucuklara dönüşürken çevre yamaçlarda bulunan cılız çam fidanları da ormana dönüşüyor ve gittikçe sıklaşıp gürleşiyordu. Çam ağaçlarını Muğla sınırlarından sonra ilk kez buralarda; Kütahya’ da görüyoruz. Otobüsümüz, kaymak gibi yollarda hızla ilerlerken başımızın üzerinde, sağımızda, solumuzda top top ak bulutlar peyda olmaya başlıyorlar. Yoksa yağmur mu yapacak? Ama yapmıyor. Kurak-kıraç ANADOLU’ m, yeşiller giyinerek süslenen bir gelin görünümünde karşımıza çıkmaya başlıyor. Yine sağımızda bir sarı levha; “AİZONAİ ANTİK KENTİ” ni işaret ediyor. Kütahya’ yı hızla geçip ESKİŞEHİR yönünde ilerliyoruz. Yeşillikler, ormanlar yine aşağılara; dere boylarına çekilmeye başlıyorlar. Çevremizdeki yamaçlarda kısa-bodur makiler, parça parça insan eliyle dikilmiş çam korucukları derken… yine sarı bir levhada: “FRİG VADİSİ” yazısı dikkatimizi çekiyor. Aynı anda bir de küçük gölet… Otobüsümüz, Eskişehir istikametini solda bırakarak BOZÜYÜK/BURSA yönüne dümen kırarak hızla ilerliyor. İNÖNÜ’ nün güneyindeki çıplak dağlar da bir süre peşimizi bırakmıyor. Artık daha bitek topraklara geliyoruz. Çünkü çevremizde ayçiçeği ve mısır tarlaları görünmeye başlıyor. Sakarya nehri yakınlarındayız. Bu arada bir başka sarı levha: “İNÖNÜ SAVAŞLARI/BOZÜYÜK ŞEHİTLİĞİ”… Bilecik sınırlarına doğru da “ŞEYH EDEBALI” ve “ERTUĞRUL GAZİ” ve “HARMANKAYA KANYONU” sarı levhaları birbirini izliyor. Osmanlı Devletinin filizlendiği topraklardayız. Bilecik girişinde son zamanlarda bir partinin de kendisine sembol yaptığı “IYI” amblemini görüyor ve otobüsten fotoğrafını alıyorum. Sonra fotoğrafı büyütüp de ayrıntıları gördüğümde heykelin kaidesinde “DİRİLİŞ, KURULUŞ VE KURTULUŞ’ UN BEŞİĞİ BİLECİK’ e HOŞ GEYDİNİZ” yazısını seçebiliyoruz. Tabi ki hedefimiz KARADENİZ olduğundan bunların hiç birine sapıp gezme/görme olanağımız olmuyor. Yine önümüzde ağır ağır giden bir kamyonun arkasındaki “TARZIMI KOPYALA, HAYATINA YAPIŞTIR” özlü sözünü alıp notlarımız arasına ekliyoruz. Artık SAKARYA nehri kıyısındayız ve çevremiz yemyeşil ormanlar, bağlar, bahçelerle müzeyyen olunmuştur. BOLU ’ya doğru direksiyon kırıp hızla uçarken “HAYREDDİN TOKADİ” sarı levhasını da hızla geçiyoruz. Batıdan doğuya; güneşe doğru hızla ilerlerken sonunda BARTIN levhasını görüyor ve sola dümen kırıyoruz. Havası, suyu, yeşili, bulutu ve ormanlarıyla yavaştan DEVREK (BASTON DİYARI) kanalıyla BATI KARADEZİZ’ e doğru yelken açıyoruz. Bilindiği üzere buralarda Osmanlı’ dan bu yana baston yapımı devam edegelmiştir.. Bartın’ dan sonra artık KARADENİZ MACERAMIZ başlamış bulunmaktadır. Çünkü Tarihi, doğası, denizi ve çevresinin güzelliğiyle AMASRA gözlerimiz önündedir. Fatih Sultan Mehmet, Fethetmek üzere AMASRA’ yı gören bir tepeye çıktığında kentin güzelliğine hayran kalmış ve yanında bulunan Lalası Akşemsettin’ e dönerek “LALA LALA, ÇEŞM-İ CİHAN DEDİKLERİ BU MU OLA?” diyerek hayretini bildirmiştir. Lala’sının “Evet” diyerek onaylaması üzeri “VARIN KALE KOMUTANINA HABER İLETİN, KALENİN ANAHTARLARINI BİZE TESLİM ETSİN, BU GÜZEL KENTİ YAKIP/YIKMAK İSTEMEM” şeklinde emir buyurdukda: LALA da bu isteği kale komutanına ileterek şehrin yağmalanmadan teslimi mümkün kılınmıştır. AMASRA’ da denizi gören ilk tepeye çıktığımızda bembeyaz köpüklü dalgalardan KARADENİZ’ in hırçın havasına ilk kez aşina oluyoruz. Otobüsümüz, biraz yokuş indikten ve birkaç viraj geçtikten sonra kasaba merkezinde kendisine bir yer bulup duruyor. Aşağıya inip hemen rehberin çevresinde toplanıyor ve AMASRA ile ilgili bilgileri almaya başlıyoruz. Bizans dönemine ait olan AMASRA KALESİ, Cenevizliler döneminde değişikliklere uğramış ve daha sonra da ciddi onarımlar görmüştür. Kale, “KEMERE” denilen bir köprüyle AMASRA’ ya bağlanan BOZTEPE’ deki “SORMA GİR!” kalesi, diğeri de AMASRA’ daki “ZİNDAN KALESİ” dir. Küçük bir yer olduğu için kısa bir zamanda tarihi alanları geziyor ve Barış AKARSU (Kendisi buralı imiş) heykeli önünde toplu fotoğraf çekilerek öğle yemeği için yiyecek mekânlarına dağılıyoruz. Gezilecek ve yazılacak çok şey ve çok yer olduğundan tarihi ayrıntılara giremiyoruz. AMASRA’ yı çok beğenmiş de olsak iki saat içerisinde bu güzelim toprakları geride bırakarak bir başka mecraya doğru yol almaya başlıyoruz. Ancak bir farkla: Tam da KEMERE köprüsü üzerinde fotoğraf için sağa/sola koştururken kuzeyden gelen şiddetli bir rüzgâr bizim Hanım’ın kırmızı foterini başından alıp denize doğru uçuuyor. Arkasından bakakalmaktan başka elimizde bir şey gelmiyor. Onu denizde gönlünce yüzsün diye bırakıp dönüyoruz. Yine yol üzerinde saman taşıyan bir kamyonetin arkasında “GÖZ, HASMINI GÖNÜL, DOSTUNU UNUTMAZ” yazısını alıp arşivimize ekliyoruz. Deniz kıyısında SAFRANBOLU’ ya doğru ilerlerken ağaçlardan oluşan yemyeşil tünellerde ilerlemek doyumsuz bir zevkti. Herkes bu eşsiz görüntüleri alabilmek için telefonlarına, fotoğraf makinelerine sarılıyor. Tam da ortalarda bir yerde bir gelinle damadın DIŞ ÇEKİM yaptıkları görülüyor ve “AAAAA A A A! Nidaları arasında onları da geride bırakarak yolumuza devam ediyoruz. Kastamonu’ da MÜTEVELLİ OTEL’ e varmak için daha SAFRANBDLU ve SİNOP MACERALARI var. Ama onları ancak gelecek sayımızda verebileceğiz. HAFTAYA BULUŞMAK UMUDUYLA SAĞ ve ESEN KALINIZ.