KOMŞUMUZ ESKERE’DE ÜÇÜNCÜ ÂŞIKLAR BAYRAMI
Değerli okurlar, birkaç gün eve kapanınca sıkıldık. Bizim asistan(Hanım) nerede bir etkinlik var diye araştırmaya koyuldu. Buldu da. 26Ekim’de Muğla’da İPEKYOLU GÜZERGÂHINDAKİ TÜRKLERİN SORUNLARI ÇALIŞTAYI, arkasından 26EKİMDE BEYAĞAÇ ÂŞIKLAR BAYRAMI, 27 EKİM(de GÖKOVA ’da ŞADAN GÖKOVALI KÜLTÜR EVİ AÇILIŞI, aynı günün akşamı DALYAN’ da Günür KARAAĞAÇ, İbrahim ERGİN KİTAP İMZA GÜNÜ. Hatta 29 Ekimde de yine Muğla’ da SELDA KONSERİ vardı. 25’ inde erkenden aracımıza atladığımız gibi önce Muğla’da HABER GAZETESİ’ nde Hüseyin ATILGAN kardeşimizi ziyaret edip kitaplarını imzalattık. Sonra doğruca DEVRİM GAZETESİ’ ne geçtik ve orada da S.S. Derneği başkanı Sadettin Bey ile buluşup KÜLTÜR EVİ’ ne varıp Belediyenin bastırdığı kitap ve dergilerden bir çanta dolusu kitapla ayrıldık oradan da. DÜĞEREK mah.de ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ’ ndeki “İPEKYOLU GÜZERGÂHINDAKİ TÜRKLERİN SORUNLARI ÇALIŞTAYI’ na yetiştik. Orada da fazla kalamadık ve hemen BEYAĞAÇ’ a azmettik. Denizli yolunda KALE SATH-I MAİLİNE doğru yaklaşınca KALE GİRİŞİ’ inden BEYAĞAÇ’ a devam ettik. Oraya vardığımızda da “N’ aptınız Hocam, siz boş yere yolu 50 km uzatmışsınız, neden KARACAÖREN’ DEN sapmadınız?” dediler. “Ama o yol çok bozuk ve dere/tepe diyecek olduk. “Ooo, orası çoktan asfalt oldu” diyerek bizi aydınlattılar. Gitmeden aradığımızda “Sizi Belediye tesislerinde ağırlarız, ancak akşam 18.00’ da akşam yemeğine yetişin” demişlerdi. Ucu ucuna Beyağaç ilçesine girdiğimizde her yer kazılmış, deşilmiş, yan yollardan, sokak aralarından merkeze ulaştık. Merkezdeki arkadaş, hemen Başkanı arayarak bizim geldiğimizi bildirdi. Ona bizi AKÇAY KONAKLARINA yönlendirmesi söylenmiş. Aracımıza atlayarak hemen oraya ulaştık. Vardığımızda akşam olmuştu. Başkan Mustafa AKÇAY, Âşıklarla yemekteydiler. Selam verip bir yana çöktük. USTA ’lara “Konya’ dan ÖKSÜZ OZAN AHMET YILDIRIM’ ın SELAMINI GETİRDİK” deyince. “Ooo, Ahmet bizim arkadaşımızdır” diyerek hoş karşıladılar. Akşam olmuş; karanlık, karanlıkla birlikte yaylanın ayazı da bastırmıştı. Ancak oturduğumuz yeni yapılan TAŞ EV’ in balkonundaki kemerli ocakta çıtır çıtır kütükler yanıyor, alevler bacaya doğru yükseliyordu. Âşıklar, ocağın önünde çevrelenmiştiler. Bir yandan izzet ve ikramlar yapılır, çaylar içilirken bir yandan da OZANLIK/ÂŞIKLIK GELENEĞİ üstüne, şiir, edebiyat, sanat, ahlâk üstüne sohbetler devam ediyordu. Ustanın biri sazını/sözünü bitirmeden bir diğeri alıyordu. Bir yandan söz sohbet sürerken bir yandan da ustaları tanımaya çalışıyordum. İki Âşık Karslıydı, biri Erzurum, biri Ağrı, birisi de Maraşlıydı. Diğer Âşıklar Konya, Denizli ve çevresindendiler. Söz/sohbet sırasında “Ya ustalar, ÂŞIKLIK GELENEĞİ ve çalıp çığırma, böyle şenlikler bizim bu taraflarda pek yaygın değildir, daha çok KARS/ERZURUM yöresinin geleneğidir. Siz nasıl oldu da buralarda konserler veriyorsunuz? Dediğimde Acıpayam doğumlu, Denizli’ de oturur, Almanya’ da çalışmış ve Alman vatandaşı da olmuş OZAN NİHAT, “ Ohooo, Hocam, biz bırakın buraları Avrupa’da Baltık denizine kadar dayandık. Avrupa’nın birçok yerinde: Almanya, Fransa, Hollanda, Danimarka ve İsveç ülkelerine kadar gidip konserler veriyoruz yıllardan beri” dedi. Ayrıca Türkiye’ de Denizli, ilçeleriyle birlikte en çok konser verdiğimiz yerlerden biridir. Burada üçüncüsünü yapıyoruz. Denizli merkezde 9. Konserimizi vereceğiz. Yarın KALE’ deyiz. Öbür gün bir başka Denizli ilçesindeyiz deyince bende şafak attı. Söz sohbet sürerken zaman çabucak geçti ve konser saati geldi, araçlarımıza binip merkezde Belediye Salonuna geldik. Kısa bir hazırlıktan sonra ustalar yerlerini alıp sazlarını konuşturmaya başladılar. Ozan Nihat, sunuculuğu, yönlendirmeyi yapıyor, ayakları veriyor, sırası gelen ustalar da önce bir iki hazırlıktan sonra karşılıklı atışmalara, taşlamalara geçiyorlar. Koca salon da tıka basa dolmuştu. Çünkü bu saz halkın sazı, bu söz halkın sözüydü, bu etkinlik de halkın özüydü. Öne çıkan iki usta verilen ayak üzerine yeteri kadar atıştıktan sonra onlar geriye çıkıyor, diğer iki Âşık atışıyordu. Bir ara Maraşlı Âşık DEVÂİ, atışmalar sırasında atıştığı arkadaşına “KARDEŞİMDİR-ARKADAŞIMDIR” gibi yumuşak bir giriş yapınca Başkan tarafından uyarıldı ve “BURASI ÂŞIKLARIN ER MEYDANIDIR, BURADA BİRBİRİNİZE YÜKLENECEK, ONU SÖZ VE SAZINIZLA ALT ETMEYE ÇALIŞACAKSINIZ” dedi. Bunun üzerine ortam biraz daha gerildi ve ustalar arasında “BEN DE SENİ ÜZDÜRÜRÜM/BIÇAK ALIP DERİNİ DE YÜZDÜRÜRÜM-YILDIZLARI SAYDIRIRIM/SABUN KOYUP AYAĞINI KAYDIRIRIM” türünden sataşmalara kadar ilerledi. Tabi ki bu tür yüklenmeler herkesin takdirini kazanıyordu. Arkasından GÜZELLEME – KOÇAKLAMA-TAŞLAMA ve hatta LEBDEĞMEZ(İki dudak arasına iğne/kürdan koyarak içinde dudak ünsüzü olan b, p, m, v, seslerini kullanmama sanatı.) sanatına kadar örnek söyleyişler sergilendi. Bir ara da yerelde sipsi çalan HALİME ÖZKE ve leğen çalan torunu sahne aldılar ve Burdur yöresinin ezgilerinden çalarak ortamı şenlendirdiler. Birbirinden güzel atışmalar ve söyleyişlerle zaman çabucak geçip saat gecenin 23.00’ına doğru geliverdi. TAŞ EVLER’ e döndüğümüzde ocaktaki odunlara yeni odunlar/kütükler eklendi ve ocak harlamaya devam etti. Ocakla birlikte bizim ozanlar da sazlarına/sözlerine yeniden sarıldılar ve gecenin soğuğunda sıcak mı sıcak bir sohbet sürüp gitti. Öyle ki oturduğumuz yerde üşüyor, ocağın önüne gelip ısınmaya çalışıyorduk. Ancak bu ısınma değil, ocağın hışmından yanmaydı. Ama bir türlü sözü/sohbeti bırakıp odalarımıza çekilemiyorduk. Çünkü saz/söz/sohbet o kadar içten, samimi ve sıcaktı ki dışarının yayla ayazı bize tesir edemiyordu. Bu ara isteğimiz üzerine KURBANOĞLU, Ali Ekber ÇİÇEK’ in “HAYDAR HAYDAR” ını çaldı ve bizi mest etti. Her bir Usta sazlarıyla özgün parçalarını çalıp bizi hayran bıraktılar. Bizim de bu konulara olan ilgimizi/bilgimizi/meylimizi görüp öğrenince kendilerinden biri görüp aralarına aldılar. Çok mübalağa muhabbet olundu. Ama sonunda saatler ilerledi ve geçenini biri oldu, odalarımıza çekildik.
Sabah uyandığımda saat 06.00 sularıydı. Bir saat kadar kitap okuyarak zaman doldurdum. Dışarıya çıkıp çevreyi gözlediğimde horozlar ötmeye, köpekler havlamaya, komşu evlerin bacalarından dumanlar yükselmeye başlamış, ESKERE çukuru da beyaz bir sis/dumanla örtülmüştü. Hanım da uyandı ve hazırlanıp dışarıya çıktık ve sabah yürüyüşü yapmak üzere arkadaki tepelere doğru yükselmeye başladık. Yürüdüğümüz yol, ESKERE’ den Köyceğiz’ e giden yolun başlangıcıydı ve (Cahit KÜLEBİ’ nin SİVAS YOLLARINDAKİ KAMYONLARI gibi) kamyonlar gürül gürül yapımı devam eden yola çakıl taşıyorlardı. Öğrendiğimize göre bu yolun Beyağaç’ a ait olan kısmı bu yıl asfaltlanacakmış. Dönüp TAŞ EVLER’ e geldiğimizde saat dokuzu geçiyordu ve bizim Âşıklar birer birer uyanıp kantinde toplanmaya başladılar. Kahvaltıdan sonra dışarıda bu kez yeni yükselmekte olan güneş altında konuşmalar, tanışmalar, telefon, adres alıp vermeler devam etti. Âşıklardan Nuri ŞAHİNOĞLU, yaşına rağmen fazla hareketli, her şeyi bilen, her şeye maydanoz tiplerden biriydi. Benim D.T.C.F. den mezun olduğumu öğrenince ilgisi daha da arttı ve Fakültedeki asistanından, doktoruna, doçentinden Prof. una kadar bütün dil ve edebiyat öğretim üyelerinin isimlerini saydı. Kendisi Konya Selçuk’ta eğitim görmüş ve Doçentliğe kadar da yükselmiş ama her nedense ayrılmış, ya da ayırmışlar. Herkese dörtlükler uyduruyor, aklında binlerce şiir varmış ezbere. Ele/avuca sığmaz bir tip, mikrofonu bir ele geçirdi mi bir daha bırakmıyor. Yine Âşıklardan Bayram DENİZOĞLU, kafasında 72 KÖROĞLU KOL DESTANININ olduğunu, 24 HALK HİKÂYESİNİ HIFZ ETTİĞİNİ söylüyor. Maraş’tan DEVAİ ayrı bir hazine, HÜSRANİ, bir başka deha, KURBANOĞLU bulunmaz bir kıymet, Erol ŞAHİNLER, ayrı bir değer. Kısacası kahvaltı sonrası da sazlı/sözlü/özlü sohbetlerimiz öğle sonrasına kadar sürdü ve istemeye istemeye ayrılarak kendi istikametlerimize doğru yol aldık. Bu kez bizim o eskiden ZOR YOL olarak bildiğimiz yolu izledik ve rahatça Denizli-Muğla asfaltına inerek Gölcük/Ula/Kara böğürtlen yoluyla evimize döndük. Çünkü o yo,l yıllar önce asfalt olmuştu ve eskisine göre çok daha güzeldi. Aslında Köyceğiz-ESKERE arası Gökçeova’ dan 60 km, Ula/Gölcük üzerinden ise 90 km. civarında. Siz, siz olun öyle bizim gibi Kale sapağına kadar gitmeyin, Karaca ören üzerinden gidiverin. Beyağaç Belediye Başkanı Mustafa AKÇAY, bizi hiç yalnız bırakmadı. Kendisine ve çalışanlarına bize gösterdikleri konukseverlikten dolayı çok teşekkür ediyoruz. GELECEK YAZILARDA BULUŞMAK UMUDUYLA …