YOLLAR, SENİ GİDE GİDE YORULDUM…/ DİYARBAKIR ŞAD AKAR/URFA MARDİN’ e BAKAR/ HELE YÂR, ZALİM YÂR… HASAN KEYF-HARPUT KALESİ-CAMİLERİ…

YOLLAR, SENİ GİDE GİDE YORULDUM…/ DİYARBAKIR ŞAD AKAR/URFA MARDİN’ e BAKAR/ HELE YÂR, ZALİM YÂR… HASAN KEYF-HARPUT KALESİ-CAMİLERİ…

                Değerli okurlar, günlerdir yollar, yollar, yollardayız…  git git bitmez, sonu gelmez yollar. Yollar üzerinde; köyler, kasabalar, kentler, şehirler, Büyük Şehirler, yaylalar, ovalar, platolar, çaylar, dereler, nehirler, ırmaklar, göller, göletler, baraj gölleri, barajlar, kümülüsler, tepeler, dağlar, sıradağlar… bin bir çeşit coğrafya… Midyat’ tan ayrılıp da Diyarbakır’ a doğru yol alırken çok önemli coğrafi alanlardan geçiyoruz. Yollar üzerinde eski/yeni köprüleri yan yana görüyoruz. Batman yakınlarından geçerken vadilerin dibinde, tepelerin yamaçlarında eğri boyunlarıyla petrol çıkarmaya devam eden kuyuların inip kalkan başlarını görüyor; yaklaştırıp fotoğraflarını alıyoruz.

                Hasan KEYF’ e girerken önce sağ yandaki tepelerin eteklerine yeni kurulmakta olan yeni Hasan KEYF’ in modern binalarını ve önünden uzayıp giden ve barajdan dolayı yukarıya alınmış çevre yolunu görüyoruz. Sol yanda ise daha köprülere varmadan karşı kayaların dibindeki kuş yuvaları gibi sıralanan binlerce mağara bulunuyor. Daha eski ve yeni köprülere varmadan aracımızın camından, penceresinden görüntü alma telaşına düşüyoruz. Biraz sonra nehrin kıyısında küçük bir yerleşim yerini geçip de eski köprünün hemen arkasında yer alan yeni köprüyü (Bu köprü de nereden baksan 30/40 yıllık bir demir köprü) geçip nehri, köprüleri ve mağaraların olduğu kayalıkları net bir biçimde görebilen terasların olduğu yerde durup aracımızdan iniyoruz. Burada hediyelik eşya satanlar, dinlenme terasları, kıl çadırlardan oluşan otantik kulübeler, çay/kahve içilebilen, dinlenilebilen alanlar mevcut. Burası antik dönemden günümüze kadar uzanan bir açık hava müzesi durumundadır. Antik Roma’ dan Sasani’ lere, Bizans’ tan Arap Egemenliğine, Selçuklular’ dan Osmanlı’ya kadar çok sayıda kadim uygarlığa ev sahipliği yapmış HASAN KEYF, 12 bin yıllık bir tarih barındırıyor sinesinde. Dicle Nehri’ nin iki yakasında kurulmuş bu antik kent yakında sular altında kalacak. Burada bulunan 4 bin civarındaki mağaralar bin yıllar boyunca insanlara barınak ve sığınak olmuştur. Bu mağaralarda 1970’ li yıllara kadar insanlar yaşıyormuş. Burada “YOLGEÇEN HANI” olarak bilinen bir mağara varmış ve bu mağarada Dicle Nehri kıyısından Hasan Keyf Kalesine kadar uzanan gizli bir geçit bulunuyormuş. Deyim buradan gelmekteymiş. Burada Babil, Asur, Sümer medeniyetlerinin izlerini görebiliyoruz. Arkamızı mağaralara ve köprülere vererek fotoğraflar çekildikten sonra buradan da ayrılıyor ve yolumuza devam ediyoruz. Yola devam ederken sağ yanımızda; uzaklarda kırmızı renkli alanların, tarla ve bayırların km. lerce uzandığına tanık oluyoruz. Rehberimiz mikrofonu alarak açıklama yapıyor: Buralar bakır madeni rezervleriyle doluymuş ve her nedense işletilmiyormuş.  İlin adı, bizim sandığımız gibi DİYAR-I BEKİR (BEKİR’ in DİYARI) değil; DİYAR-I BAKIR (BAKIR DİYARI) imiş. Diyarbakır’ a girince önce yolumuzun geçtiği Dicle nehri üzerinde bulunan ON GÖZLÜ KÖPRÜ’ yü geziyoruz. Çevresindeki çay bahçelerinde ŞARK KÖŞELERİ düzenlenmiş, yeşillikler içerisinde DİCLE NEHRİ, asude asude akıp gider. Uzaktan surları görüyor ve fotoğraflıyoruz. Köprü üzerinde iki esmer genç müzik icra etmekteler. Topluca fotoğraf çekilirken bakıyoruz ki bir GELİN/DAMAT… Onları da alıyoruz karemize.

                Diyarbakır surları, dünyanın en eski ve en sağlam surlarından imiş. Ayrıca Çin Seddinden sonra dünyanın en uzun surları olarak biliniyormuş. Bu surlar, 5.700 metre uzunluğunda, 10-12 metre yüksekliğinde ve 3,5 metre genişliğinde imiş. 82 adet burcu ile dört yöne açılan kapıları bulunuyor. M.Ö. 349 yılında Bizans İmparatoru COSTANTİNUS tarafından yenilenen surların yapılış tarihi ise kesin bilinmiyor. ÇAYÖNÜ buluntuları, M.Ö. 9000 bin yıllarına tarihleniyor ve ilk yerleşik hayata geçilen yerlerden biri olduğu söyleniyor. Burada çıkartılan öğütme taşları, çakmak taşları, kemikten ve bakırdan yapılan çeşitli aletler Diyarbakır Müzesinde sergileniyormuş. Merak edip kapıları da araştırdık: 1) URFA( Anadolu kapısı), 2) Mardin Kapı, 3) Dağ (Harput Kapası), 4) Simar Kapı, 5) Oğrun Kapısı. Yeni açılan kapılar ise: Tek Kapı ve Çifte Kapı adlarını alıyor. Diyarbakır’ da sur içine girince çarşı içinin kalabalığı ve şehirleşme bize batı şehirlerini hiç aratmıyor. Önce doğruca DEMİR OTEL’ e gidip ağırlıklarımızı bırakıp hafifliyoruz. Öğrendik ki bu otelin sahibi daha önce yıllarca Bodrum’ daki HALİCARNASSOS DİSCO ’yu işletmiş.  Çarşıya doğru yürüyor ve DÖRT AYAKLI MİNARE’ ye varıyoruz. Cinayetin izlerini taşıyan mermi izleri ayakları oluşturan sütunlar üzerinde ayan/beyan duruyor. Oradan çıkıp karşıdaki DİYARBAKIR ULU CAMİ’ yi ziyaret ediyoruz. Bu cami ülkemizde bulunan en eski tarihi değerlerimizdendir. Hz. Ömer döneminde 639 yılında şehir merkezindeki en büyük mabed olan MARTOMA KİLİSESİ’ nin yerine yapılmış. Sonra da 1091 yılında Büyük Selçuklu Hük. MELİKŞAH ’ın emri ile büyük bir onarım görmüştür. Değişik dönemlerde birçok eklentilerle bu günkü şeklini almıştır. Duvarlarında Melikşah’ ın, Nisaoğulları ve İnal’  ın, And. Selç. Hük. GIYASEDDİN KEYHÜSREV ’in Akkoyunlu Hük. UZUN HASAN’ ın, ARTUKLULAR’ ın ve Osmanlı Padişahlarının çoğunun kitabeleri bize geçmişi yansıtmaktadır. Camiin avlusunda daha önce dış avluda bulunan ve 1920' lerde bu günkü yerine taşınan 800 yıllık bir güneş saati bulunmaktadır. 1 metre yüksekliğinde bir mermer kaide üzerinde bulunan güneş saati, yaklaşık 15 cm kadar yüksekliğindeki bir demir parçası marifetiyle günün değişik saatlerinde gölgesinin düştüğü yerdeki çizgilere göre zamanı bildirmektedir. Bu saati sibernetiğin babası olarak bilinen ünlü bilgin EL-CEZİRE’ nin yaptığı bilinmektedir. Oradan hemen yan sokaktaki evlerinin bahçesinde büstleri ve müzeleri bulunan Ahmet ARİF ve Cahit Sıtkı TARANCI’ yı ziyaret ediyoruz. Müzeleri geziyor ve bahçedeki büstlerinin önünde fotoğraflar çekiliyoruz. Arkadaşların isteği üzerine Ahmet ARİF’ ten “HASRETİNDEN PIRANGALAR ESKİTTİM”, Cahit Sıtkı’ dan da “OTUZ BEŞ YAŞ” şiirlerini seslendiriyorum. Zamanımızın darlığı nedeniyle en büyük TÜRKÇÜ şairlerimizden ZİYA GÖKALP’ in pek yakındaki müzesini gezmeyi bir başka bahara bırakarak oradan ayrılıyoruz. Çarşıda turluyoruz. Camiin karşısındaki HASAN PAŞA KONAĞI adlı çarşıya giriyoruz. Hanın iç avlusu çok geniş, incik/cincik, hediyelik eşyalarla dolu her yer. Alt katta bir yere iniyorum. İç avluyu çepeçevre dolanan koridorlarda dolaşıyorum. Raflardaki, yerlerdeki, dolaplardaki binlerce, belki de milyonlarca kitap beni şaşkına çeviriyor. Çalışanlarla sohbet ediyor, hatta çaylarını da içiyorum. Meğer bunca kitap, kırtasiye ENSAR VAKFI’ nın mış. Sarhoş, çıkıyorum. Arkadaşlar ve hanım avludaki masalarda kahvelerini içerken yan balkonlardaki kahvaltı salonlarını dolaşıyorum. Aşağısı, yukarısı, merdivenler insan kaynıyor. Öğle sonu saatleri, kahvaltı kültürü inanılmaz zenginlikte. Masaların üzerindeki tabaklar üst üste konmuş, yanlardan taşmış. Kişi başı 15 lira imiş kahvaltı, bir masada dört kişi oturmuş, 25-30 civarında tabak görüyorum masalarda. Ayrıca fotoğraflıyorum da. Artık akşam olmuştur, otelimize çekiliyoruz. Günün yorgunluğundan dolayı bir yere bile çıkamıyoruz. Serilip kalıyoruz.

                Ertesi günü de her gün olduğu gibi sekiz civarı aracımıza doluşarak Diyar-ı bakır’ dan ayrılıyoruz. Hedef: EL-AZİZ…  Önce ERGANİ’ yi ve BAKIR MADENİ OCAKLARINI ‘ nı, sonra da MADEN kazasını geçiyoruz. Kıyısından geçtiğimiz HAZAR(Barış ve güven demekmiş)GÖLÜ, Diyarbakır-Elazığ yolu üzerinde yaklaşık 80 km. karelik TEKTONİK bir göl. Bölgenin iklimi ve coğrafyası açısından oldukça önemli… Ayrıca mavi bayraklı plajlara da sahipmiş. Bir depremle gölün altında kalan 13. Y.y.a ait bir yerleşim de bulunuyormuş. Çevresinde bulunan sosyal tesisler ve burada yapılan pek çok sosyal etkinlikler çevreye hareketlilik sağlamaktaymış. Çevresinde oldukça geniş bereketli topraklar bulunmakta ve bu yöreye hayat vermektedir HAZAR. URARTULAR’ dan bu yana uzanan tarihiyle HARPUT topraklarına giriyor ve kaleye çıkıyoruz.  Öncelikle yalçın bir kayanın başına konuşlanan KALE’ yi görüyoruz. Camiler, türbeler dikkatimizi çekiyor. Çevresi onarılmak için düzenlenmiş iskelelerle kuşatılmış EĞRİ MİNARE’ yi görüp şaşırıyoruz. Rehberimiz, bir başka EĞRİ MİNARE’ nin AKSARAY’ da olduğunu söylüyor. GOOGOL amcaya baktığımızda gerçekten de daha eğri ve daha uzun bir minare görüntüsüne ulaşıyoruz. Kalenin doğusunda tarihin en eski kiliselerinden biri olan bir başka MERYEM ANA SÜRYANİ kilisesini görüyoruz. ARTUKLU sanatının en önemli örneklerinden biri olan ULU CAMİ, ARTUKLU Hükümdarı FAHREDDİN KARAASLAN tarafından 1156 yılında inşa edilmiş. KURŞUNLU CAMİ (1738) de önemli camilerden biridir. Ayrıca burada ARAP BABA MESCİDİ ile NADİR BABA türbeleri de önemli tarihi yapılar arasında yer almaktadır. HARPUT’ tan ayrılırken eski eserler arasında koşturmaktan, tarihin derinliklerinden yeryüzüne çıkmış gibi bir sarhoşluk içerisindeyiz. Programımızda olan MALABADİ KÖPRÜSÜ’ ne rehberimizin açıklaması doğrultusunda (Şuradan gideceğimiz yol kapalıymış, öbür yoldan gidersek de yol çok uzayacak ve gideceğimiz yerlere geç kalacağız, size onun yerine CENDERE KÖPRÜSÜNÜ gösterelim önerisine kendimi tutamayarak “Desene, tuvalet kâğıdımız kalmamış, onun yerine size zımpara kâğıdı versek olur mu” diyorsunuz? Sitemime rehberimiz hiç gocunmadan “aynen öyle cevabını veriyor) Akşama doğru da EL-AZİZ’ e giriyor, otelimize yıkılıyoruz. Haftaya hedefimizde ADIYAMAN-KÂHTA ve NEMRUD var. SAĞLIKLA ve ESEN KALINIZ.

NOT: Bu arada yaptığımız SELÇUK FESTİVALİ/SALİHLİ SETMOG FESTİVALİ/SARD HARABELERİNİ/DEMİRKÖPRÜ BARAJINI ve MUĞLA YÖRÜK OBALARI yazılarını da ne yazık ki daha sonra yazabileceğiz.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI