DATÇA'NIN İKİ YÜZÜ


Bazı insanlar hayatı bir tiyatro sahnesi gibi yaşamaz, tiyatroyu hayatın ta kendisi kılar.

Faik Ertener’den bahsediyorsak, sadece Devlet Tiyatroları’nın eski başrejisöründen, binlerce repliğe can üflemiş bir "hocaların hocasından" ya da uluslararası ödüllerin pırıltısından bahsetmiyoruzdur.

Çünkü sahne ışıkları söndüğünde, alkışlar dindiğinde ve kulis sessizliğe gömüldüğünde insanı ayakta tutan tek bir dekor kalır: Vicdan.

Ertener’in Datça’nın sakin, rüzgarlı sokaklarına taşıdığı şey de tam olarak bu. Sanatın sadece estetik bir kaygı değil, bir varoluş ve adalet arayışı olduğunu kanıtlayan o kadim terazi...

Birkaç yıl önce, Datça’nın o kendine has coğrafyasında kesişti yolları. Yanında yürüyen  Labradoru ve peşlerine takılan, dünyadan alacaklı gibi bakan iri bir sokak köpeği...

Ertener, sahnesine dahil olan bu davetsiz misafiri geri çevirmedi. Onu besledi, ağırladı. Ancak sokakların çağrısı güçlüydü; on gün sonra o iri gölge, ardında iz bırakmadan çekip gitti.

Aylar sonra geri döndüğünde ise bu kez bir oyun oynamıyordu. Boynunda kocaman bir yılan ısırığı şişliği, arka bacakları felçli, gözlerinde ise o son sığınak arzusu; "Beni kurtar."

Veterinerin "Yaşaması zor, bir engerek sokmuş" dediği yerde, bir başrejisörün sahneye koyduğu en büyük direniş başladı.

İğneler, ilaçlar,

Pipetle damla damla içirilen sular,

Ezilerek mama haline getirilen umutlar...

Bir haftalık o amansız ev nöbetinin ardından ölümün kıyısından çekip alınan o cana, yaşamın rengi yakıştırıldı: Zeytin.

Zeytin iyileşti, yine gitti. Özgürlük onun doğasındaydı.

Ancak bir gün, demir parmaklıkların arkasına, barınağa hapsedildiğini öğrendi Ertener. Hiç düşünmeden gitti ve onu oradan çekip aldı. Çünkü yarım kalan hiçbir oyun, yarım bırakılan hiçbir dostluk Faik Ertener’in kitabında yazmazdı. Zeytin artık sokakların değil, gerçek bir yuvanın sahibi oldu.

Bugünlerde Datça, tuhaf bir tezatla çalkalanıyor.

Bir tarafta, ergen esprilerinin arkasına sığınarak popülizmin sığ sularında kulaç atan, "sanat" yaptığını iddia ederken komşusunun barınaktan köpek sahiplenmesine tahammül edemeyen bir figür...

Diğer tarafta ise sessizce, gösterişsizce bir canın elinden tutan, onu ölümün pençesinden söküp alan Faik Ertener.

Bu tezat bize çok eski bir gerçeği hatırlatıyor.

Sanatçı olmak, şöhret basamaklarını tırmanmak ya da kalabalıkları ucuz esprilerle eğlendirmek değildir. Sanatçı olmak, dünyadaki dilsiz acılara ses, kimsesiz canlara nefes olabilmektir.

İnsan olmak için sadece yetenek yetmiyor. Göğüs kafesinin altında çarpan o kalbin, bir başkasının sızısıyla titremesi gerekiyor.

Tıpkı Faik Ertener gibi.

Tıpkı Zeytin'in gözlerindeki o minnet dolu bakışta gizlenen o büyük insanlık gibi...

YAZARIN DİĞER YAZILARI