Yeni Parti seçimleri bize önemli bir ders verdi: geçmiş görev, tanınırlık ve siyasi tecrübeye dayalı kendinden emin siyaset tek başına yeterli değildir. Seçim öncesinde Bahattin Gümüş’ün rahatlıkla kazanacağına ilişkin söylemler oldukça yaygındı. Ancak seçim rekabeti, başlangıçta avantajlı görülen bir adayın bu avantajı nasıl değerlendirdiğinin de en az avantajın kendisi kadar önemli olduğunu gösterdi.
Dan Alexander’a (2021) göre başlangıçta avantajlı aday, karşısındaki rakibin gerçek gücünden hiçbir zaman tam olarak emin değildir. Buna rağmen sahip olduğu başlangıç avantajına güvenerek daha az ılımlı bir politika önerebilir ve böylece kaybetme riskini göze alabilir. Bu durum “rational complacency”, yani rasyonel rehavet kavramıyla açıklanmaktadır. Alexander, bu mekanizmanın siyasi geçmişi, daha önce başka kamu görevlerinde bulunma deneyimi veya parti üyeliği nedeniyle kampanyanın başlangıcında önde görülen adaylar açısından da geçerli olabileceğini belirtmektedir. Başka bir ifadeyle geçmiş siyasi roller, adayın kendisini seçim yarışında nerede gördüğünü ve ne ölçüde risk alacağını etkileyebilir.
Bunun yanı sıra aşırı özgüvenin siyasi davranışın önemli göstergelerinden biri olduğu da ayrı bir çerçevede akademik literatürde tartışılmaktadır (Ortoleva ve Snowberg, 2015). Seçilmiş liderlerin kendi kararlarına ve yetkinliklerine olması gerekenden daha yüksek düzeyde güven gösterebildikleri ileri sürülmektedir (Johnson, 2009; Kahneman, 2011). Siyasetçilerin yeniden seçilme ihtimallerine ilişkin değerlendirmeleri de davranışlarını ve politika tercihlerini etkileyebilmektedir (Arnold, 1992; Fenno, 1978; Kingdon, 1989).
Bu açıdan Menteşe’de karşılaşılan durum, geçmişte belediye başkanlığı ve parti yöneticiliği yapmış önemli bir siyasi figür ile başlangıçta daha dezavantajlı görülebilecek bir aday arasındaki rekabet olarak değerlendirilebilir. Avantajlı adayın kendi tanınırlığına ve geçmiş siyasi gücüne güvenmesi, seçim rekabetinin gerektirdiği adımların sınırlı tutulması riskini beraberinde getirmiş olabilir. Avantajlı aday kendisini rakibine göre daha güçlü, daha tanınmış veya daha tercih edilir gördüğünde mevcut avantajının kendisine yeterli olacağını düşünebilir. Ancak bu avantajın varlığı seçim sonucunu tek başına garanti etmemektedir.
Menteşe’deki seçim sonucu rasyonel rehavet çerçevesinden okunabilse de bu durumu yalnızca rasyonel rehavet ya da aşırı özgüven üzerinden açıklamak yeterli değildir. Bu noktada elit teorileri de önem kazanmaktadır. Higley’nin (2008), Pareto’nun yaklaşımını aktarırken belirttiği üzere, gerçek toplumlarda elitler güç ve ikna mekanizmalarını kullanmada daha avantajlı olabilmekte; miras kalan servet ve aile bağlantıları gibi çeşitli kaynaklardan da yararlanabilmektedir. Daha genel anlamda elitler, stratejik konumları sayesinde siyasal sonuçları düzenli ve önemli ölçüde etkileyebilen aktörler olarak tanımlanmaktadır.
Yerel siyasette ortaya çıkan denge durumları, farklı aktörlerin ve yerel elitlerin belirli adaylar etrafında birleşmesini de beraberinde getirebilir. Çünkü yerel aktörlerin desteği bir adaya yalnızca oy sağlamaz; aynı zamanda örgütsel ağ, görünürlük, insan kaynağı, saha erişimi ve meşruiyet de kazandırabilir. Batuhan Kıloğlu’nun çeşitli yerel aktörlerden destek aldığına ilişkin açıklamalar ve haberler yerel basına da yansımıştır. Kampanya dönemindeki dijital görünürlük karşılaştırıldığında, taraflar arasında belirgin bir yoğunluk farkı olduğu izlenimi edinilmektedir.
Dolayısıyla Menteşe seçimlerinden çıkarılabilecek temel ders, siyasi geçmişin ve tanınırlığın önemli olmakla birlikte seçim kazanmak için tek başına yeterli olmadığıdır. Başlangıç avantajının nasıl algılandığı, kampanyanın ne ölçüde sürdürüldüğü ve rakibin hangi toplumsal ve siyasal kaynakları harekete geçirebildiği seçim rekabetinin sonucunu belirleyen unsurlar arasında yer almaktadır. Menteşe’de yaşanan süreç, geçmişten gelen siyasi sermaye ile sahadaki çalışma ve destek ağı arasındaki gerilimi göstermesi açısından dikkat çekici bir örnek oluşturmuştur.