Bizim Osmanlı Döneminde ‘Eğitim ve Öğretime’ pek önem verilmezdi… Çünkü bizleri yöneten tahttaki Padişahlarımızın ve Paşalarımızın; “Savaşmak, yeni yerler işgal etmek, elde edilen ganimetlerle vaziyeti idare etmek” gibi huyları vardı… Aralarında “Fatih, Kanunî, II. Mahmut” gibi çağa uygun hareket edenler olsa da, bunlar yeterli değildi, bütçeden hiç yeterli kaynak ayrılmazdı… Osmanlının bir ‘Maarif Vekili’ yani bugünkü Milli Eğitim Bakanı çıkıp; “Şu mektepler ve muallimler olmayıverse, bu Maarif Vekâletini ne güzel idare edip gideceğim ama...” bile demiştir, tarih arşivlerimizde bu sözü vardır… İyi de, hiç o kıt aklına; “Zati mektepler ve muallimler olmasa, o görevde senin ne işin olurdu?” sorusunu sormak bile gelmemiş, eğitim bunlara emanetmiş…
İşte bu eğitim ve öğretime önem vermeyişimiz, bu konuda çağa ayak uyduramayışımız yüzünden; elin oğlu sanayisini ve teknolojisini geliştirirken, her yere fabrikalar kurarken, dünya üzerinde yeni keşifler yapıp, salgın hastalıkların aşılarını bulurken; bizimkiler ne okullara önem verdiler, ne yeterli bütçe ayırdılar, ne de çağdaş ülkelerin yaptıklarını örnek aldılar!.. Bu çalışmalar, ancak 1923 yılında yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulunca, kurtarıcımız ve kurucumuz Atatürk tarafından başlatıldı, ‘Onuncu Yılında’ Türkiye’nin çehresi değişmeye başladı, çok sevdiğimiz “Onuncu Yıl Marşı” da zaten bunları anlatır!..
Neyse… ‘Köy Enstitüleri’nin de katkılarıyla, ülkede eğitim-öğretim hızla gelişmekteydi… Doğu’daki toprak ağaları ve 1952’de NATO müttefikimiz olan Amerika’nın baskılarıyla, ‘Köy Enstitüleri’ 1954 yılında tamamen kapatıldı!.. Böylece, eğitim öğretimdeki gelişmeler sekteye uğratıldı!.. Okullardaki eski ciddiyet ve gelişme, yozlaşmaya başladı, haliyle ‘Öğretmenler’ de görevlerini savsaklamaya başladılar… İşte bundan birkaç yıl sonra büyük eğitimci ve yazarımız “Rıfat Ilgaz” 1957 yılında “Hababam Sınıfı” romanını yayımladı… Roman öyle tutuldu, öyle okundu ki; kısa sürede tiyatrolarda oyun olarak, gazetelerdeki seri karikatürlerde bu esere yer verildi, nihayet 1975 yılında da ilk “Hababam Sınıfı” filmi sinemalarda gösterildi…
Yönetmenliğini Ertem Eğilmez’in yaptığı filmde; Münir Özkul (Kel Mahmut), Kemal Sunal (Şaban), Halit Akçatepe (Güdük Necmi), Tarık Akan (Damat Ferit), Adile Naşit (Hafize Ana), Şener Şen (Badi Ekrem), Cem Gürdap (Tulum Hayri)… gibi rollerde yer aldılar… Film o kadar tuttu, o kadar seyirci topladı ki; 2021 yılına kadar aynı filmler, değişik isimlerle ve sanatçılarla tam ’11 Defa’ çevrildi… Ülkemizde ‘Köy Enstitüleri’nin kapatılmasından sonra, eğitim ve öğretiminin hali, bundan daha güzel anlatılamazdı çünkü!.. Bu güzel okulların temeli; “Yaparak ve Yaşayarak Öğrenme-Öğretme Metodu” na dayanıyordu, çocuklar yaptıklarını ve öğrendiklerini asla unutmuyorlardı!..
Bakınız; Avrupa ülkelerinden Lüksemburg, devlet bütçesinin % 25’ini; Norveç % 18’ini; gelişmiş Almanya % 11’ini ayırırken, biz Türkiye’de % 10,2’sini ayırıyoruz, ancak bu paranın da % 82’si de, sadece personel giderlerine harcanıyor!.. İşte bizim halimiz bu !..
1954’te Köy Enstitüleri kapatılana kadar, öğretmenler için ders süreleri hiç önemli değildi; hangi konu sınıfta işleniyorsa, o konu illâ bitene kadar ders devam eder, hemen uygulaması yapılır, sadece çişi gelen öğrencilere 5 dakika izin verilir, gerisiyle ders devam ederdi!.. Çocuk yaşlarda henüz ‘Helâ Keyfi Hastalığı’ olmadığı için, bu süre onlara yeter de, artardı… Ama günümüzde bakıyoruz ki, çoğu öğretmenimiz, daha zilin ‘Zıırrt’ demesiyle birlikte hemen kendilerini sınıftan dışarı atıp, avluya çay-cigara zıkkımı içmeye koşuyorlar!.. İyi de; anlatılan dersin son cümleleri ne zaman bitti, ya da çözülen bir problemin sonucu ne zaman bulundu da, hemen çıkıyorsunuz!? İşte günümüz eğitim-öğretiminin hali; ‘İzahı Olmadığı İçin de, Hababam Sınıfı Gibi Mizahı yapılıyor’ ya zaten…