AH BU SOL AYAĞIM
Tanıyan dostlar iyi bilir.
Makro fotoğraf merakım var.
Çünkü makro fotoğraf, doğaya uzaktan bakmak değil; onun sırlarına biraz fazla yaklaşmaktır. Bir çiçeğin içine saklanmış renkleri, bir böceğin gözlerindeki geometrik kusursuzluğu, çıplak gözün önemsiz sayıp geçtiği küçücük bir dünyanın ihtişamını görmektir.
Ama ne yazık ki uzun süredir kendimi doğaya atıp çekemiyorum.
Galiba doğa da benim bu merakımın karşılığını son yıllarda biraz sert veriyor.
Üç yıl önce bir engerek çiftinin çiftleşmesini görüntülemek isterken, heyecanın da etkisiyle ters bir hareket yaptım. Sol ayağımı bilekten kırdım. Engerekler yollarına devam etti, ben bir süre koltuk değneklerine tutunmak zorunda kaldım.
Geçen yıl sıra eşek arılarındaydı.
Bir yuvanın önünden geçerken bir anda saldırıya uğradım. Tesadüf bu ya, yine sol ayak bileğim hedefteydi. Defalarca sokuldum. Küçücük canlıların insan bedeninde nasıl büyük bir acı bırakabileceğini o gün fazlasıyla öğrendim. İyileşmem uzun sürdü.
Bu yıl ise karşıma ne engerek çıktı ne eşek arısı.
Bu kez rakibim güneş.
Dışarısı ateş. Dağların, taşların, toprağın üzerine görünmez bir kor örtülmüş gibi. Bu sıcakta makineyi omzuma vurup dağlara çıkmayı göze alamıyorum.
Ama özlüyorum.
Sabahın ilk ışığında bir çiçeğin üzerindeki çiy damlasını, kanatlarını yeni açmış bir kelebeği, taşın gölgesine sığınmış küçücük bir böceği saatlerce beklemeyi özlüyorum.
Makro fotoğraf biraz da sabır işidir çünkü.
Bazen saatlerce beklersiniz ve hiçbir şey olmaz. Bazen de birkaç saniyelik bir karşılaşma için bütün gününüzü verirsiniz. Deklanşöre bastığınız o küçücük anda ise önünüzde, çoğu insanın fark etmeden yanından geçip gittiği başka bir evren açılır.
Belki de beni makroya bağlayan tam olarak bu.
Büyük dünyadan yorulduğumda, küçük dünyaya bakmak.
Çünkü insanlardan farklı olarak doğadaki küçük canlıların gösterişi yoktur. Oldukları gibidirler. Bir karınca karıncadır, kelebek kelebek, engerek engerek...
Gerçi engereğe fazla yaklaşınca bunun bedeli biraz ağır olabiliyor.
Şimdilik makinemi dinlendiriyorum.
Sıcaklar biraz çekilsin, toprak serinlesin, dağların üzerine sonbaharın ilk gölgeleri düşsün...
Yine gideceğim.
Belki bir kelebeğin peşinden, belki küçücük bir örümceğin ağındaki sabah çiyinin, belki de daha önce hiç görmediğim bir canlının peşinden.
Ama bu kez bir şartla:
Sol ayağımı mümkün olduğunca maceranın dışında tutarak