BEYOĞLU'NUN SON MADAMI


Bazı insanlar ölmez, sürgün olurlar kendi yaşantılarına.

Sokaklar isim değiştirir, Meyhaneler Caddesi’nin kurşuni tabelaları sökülür, ahşap masalar kaldırılır, o dertli dostlar birer birer geceye karışır.

Ve bir gün durup geriye baktığınızda, o insanın aslında toprağa düşmediğini, onun ayak bastığı İstanbul’un koca bir kentin altından çekilip gittiğini anlarsınız.

Madam Anahit.

Nüfus kağıdı Anahit Yulanda Varan derdi belki ama Pera onu o kağıt parçasıyla tanımadı.

O, Pera'nın ve Beyoğlu’nun özyazısıydı.

Kolunda bir ömrün ağırlığını taşıyan akordeonu, dudaklarında kan kırmızı ruju, yaka iğnesinde eksik etmediği taze karanfiliyle masalar arasında süzülen o dimdik, o zarif kadın...

Bir zamanlar Çiçek Pasajı’nda gece, saatlerin akışıyla değil, Anahit’in akordeon körüklerinin o ilk derin nefesi almasıyla başlardı.

Bir Buenos Aires tangosu sızardı aradan; derken Todori’nin meyhanesinden fırlamış eski bir İstanbul kantonu, ardından kökleri Adalar’a uzanan bir Rum ezgisi, sonra çocukluğunun Pangaltı’sından kalma içli bir Ermeni ninnisi...

Kimse o masada hangi dilden el aldığını sormazdı melodinin.

Çünkü o zamanların İstanbul’u, seslerin birbirini boğduğu değil, birbirinin yankısıyla çoğaldığı bir mucizeydi.

Bir masada Türkçe bir kadeh kaldırılır, yan masadan Rumca bir kahkaha patlar, karşı dükkandan Ermenice bir sitem yükselir, sokaktan geçen bir seyyar satıcı Ladino bir beytin son dizesini bırakırdı havaya.

Ve Anahit, o devasa, o karmakarışık ve kederli İstanbul orkestrasının en sadık solistiydi.

1917’de doğdu. Çocukluğu, bugün ancak sararmış kartpostallarda, siyah-beyaz fotoğraflarda görebildiğimiz o zarif şehirde geçti. Henüz beton kütlelerin Boğaz’ın bağrına saplanmadığı, kömür kokulu vapurların suları ağır ağır yardığı, insanların birbirini kılık kıyafetinden değil, oturduğu semtin adabından tanıdığı bir zaman...

Genç yaşta kucağına aldığı o akordeon, sadece bir enstrüman değil, onun bu dünyadaki kaderdaşı oldu. Yeşilçam’ın siyah-beyaz karelerine de uğradı yolu; fakat onu ölümsüz kılan beyazperdenin soğuk ışığı değil, İstiphan’ın, Seviç’in, Çiçek Pasajı’nın anason kokulu masalarıydı.

Kaç sevdalının ilk utangaç bakışına şahitlik etti o körükler?

Kaç ayrılığın son kadehinde o teller titreşti?

Kaç adam, sevdiğinin gözlerine bakıp da kuramadığı o son cümleyi Anahit’in çaldığı bir tango dizesine sığdırdı?

Kaç kadın, bir şarkının en olmadık yerinde gözlerini karanlığa kaçırdı?

Kaç eski dost, aradan geçen onca yıldan sonra aynı yıpranmış masada buluşup, "Be Anahit, çal bizim o eski şarkıyı..." dedi?

Çaldı.

Çünkü bazıları nota çalmaz, doğrudan insanın hafızasını çalarlar. Madam Anahit de o hafızanın muhafızıydı.

Fakat şehirler de tıpkı insanlar gibi çürüyor, kabuk değiştiriyor.

Beyoğlu’nun o asil ruhu çekildi sokaklardan. Meyhanelerin pirinç topuzlu kapıları kapandı, masalar plastiğe döndü, o eski İstanbul beyefendileri, madamlar, garsonlar, çiçekçi çingeneler birer birer çekip gittiler sahneden. Sonra sıra Anahit’e geldi.

Hayatının son yılları, gençliğinin o Pera Palas ışıklarıyla yıkanan Beyoğlu gecelerine hiç benzemedi.

Çünkü bir şehrin canlı hafızası olmak, o şehir kendi geçmişinden utandığında ya da onu unuttuğunda taşınmaz bir yüktür.

Düşünsenize... Bir zamanlar masasına oturması için ceket iliklenen, akordeonunun ilk sesinde kadehlerin havada donduğu bir kadınsınız.

Sonra zaman geçiyor. Masalar boşalıyor, tanıdık yüzler toprağa karışıyor, sizi hatırlayanların saçlarına ak düşüyor ve siz hala aynı akordeonu kucağınıza alıp bomboş kalmış bir sokağa bakıyorsunuz.

Madam Anahit’in hikayesindeki asıl keder yaşlanmak değildi. Hatırladığı dünyanın, kendisinden önce ölmesine şahit olmaktı.

30 Ağustos 2003’te Madam Anahit de yürüdü gitti.

Ardından bir akordeon sustu. Ama aslında susan metal ve tahtadan ibaret bir alet değildi; koskoca bir İstanbul sustu.

Çiçek Pasajı’nın o kubbeli tavanında çınlayan eski uğultu, birbirinin dilini bilmese de bir kadehte buluşan insanların İstanbul’u o gün biraz daha silindi haritadan.

Bugün Galatasaray’dan Tünel’e doğru yürürseniz Madam Anahit’i göremezsiniz.

Dudaklarında o canlı rujla masanıza yaklaşıp "Bir şarkı ister misiniz be çocuk?" demez.

Ama eski bir Pasaj fotoğrafına gözünüzü kırpmadan bakarsanız, o körüklerin sesini hala duyabilirsiniz.

Çünkü şehirlerin de hayaletleri vardır. Bazıları yıkılmış bir atlas sinemasının perdesinde yaşar, bazıları çocukluğunuzun o artık var olmayan pastanesinin vanilya kokusunda. Madam Anahit’in hayaleti ise o emektar akordeonun körüklerinde saklıdır.

Körük açılır.

Eski İstanbul bir anlığına nefes alır.

Körük kapanır.

Beyoğlu biraz daha eksilir.

Ve insan o zaman anlar.

Madam Anahit ölmedi.

Onun kucağında taşıdığı o güzelim İstanbul öldü.

YAZARIN DİĞER YAZILARI