SU KARNESİ


Geçen gün, annemi yürüteciyle, onun deyişiyle arabasıyla, yürüyüşe çıkardım evin önündeki sokakta. Gördüğüm şeye inanamadım önce, yolun üstüne çok güzel bir tablo yapılmış, yaklaştıkça bu tablonun, bahçesini temizleyen ev sahibinin, toprak fazlalıklarını suyla birlikte sokağa akıtıp bırakmasıyla başladığını, ondan sonra işe doğanın el attığını fark ettim.

Annemi kenara alıp oturttum. En çok böyle zamanlarda seviyorum bu telefonları, bir yandan ne yaptığımı merak eden anneme laf yetiştirirken fotoğraf çektim. İnce toprakla karışık su farklı katmanlar oluşturarak akarken, sokak taşlarının üzerinde değişik şekiller oluşturmuş. Her katmanın kuruma derecesi farklı olduğundan bu durum, hem renk hem de şekil farklılığına neden olmuştu. Takılı kaldığım yer kuruyan yerlerin çatlaması ve çatlakların kenarından kıvrılmaya başlamasıydı. Suyu çekilmiş bir gölün toprak kalıntılarıydı sanki. Gün boyu o resim gözümün önünden geçti durdu, sonra unuttum. Akşam televizyonun karşısında yarı uyur, yarı uyanık otururken iklim krizi lafı geçtiğinde bir kez daha görür gibi oldum.

*Suyu kurumuş bir dere yatağını takip ederek yürüyorum, su olması gereken yerler irili ufaklı taş ve kumlarla dolu, etrafta daha önce su olduğunu anımsatan kurumuş ağaçlar, çalılar var. O dere yatağı beni geniş bir alana çıkarıyor, toprak çatlamış, aralardan çıkan otlar kavrulmuş, bir hayli uzak mesafede bir renk değişikliği var ve bir traktör geliyor. Traktör yanıma gelip durduğunda kasasında su bidonlarının olduğunu görüyorum ve hemen su içmek geliyor aklıma. Elimi çantama atıyorum suyum bitmiş ve çok susuzum ama aldırmıyorum bir traktör dolusu su var önümde.

Su istedim "karneniz var mı?" dedi, adam. "O da ne ki" dedim, aklımdan ekmek karnesi geçerken. "Şu gölün tam ortasında az bir suyumuz kaldı, başında bekçi var, her gün belli bir miktarda veriyor ve kimlere verileceği kayıtlı, size su veremem" dedi. "Göl nerde" dedim "bastığın yerlerin hepsi kocaman bir göldü" dedi." "Nasıl olur bu kadar kocaman göl nereye gider?" demeden anlatmaya başladı. "Şu gördüğün tarlaları sulamak için, hepimiz kuyu açma yarışına girdik her birimiz daha derine indik, en sonunda sıcakla birlikte gölü de kuruttuk, işte şimdi karneyle su içiyoruz" dedi. İyi de sadece içmiyoruz ki suyu, kullanma suyu ne olacak, banyo, tuvaletler ne olacak, bir zamanların Fransa'sı gibi sokaklar kokudan geçilmeyecek mi? Şehirlerdeki durum geliyor gözümün önüne, su bir anda çekilirse o yüksek, yüksek binalarda yaşanır mı? Okullar, Hastaneler say sayabildiğin kadar. Yapılan onca şey, kurulan onca düzen birden siliniveriyor. Bir de sellerin her şeyi önüne katıp sürüklediği durumlar vardı, inatla dere yataklarına yapılan evleri, arabaları, ağaçları, insanları sürükleyip götürdüğü.

Çatlamış topraklardan, bir selin ortasına düşüyorum, yoksa kopan buzul parçasının üzerinde mi sürükleniyorum. Tutunacak yer bulamıyorum, bir dağın eteğine savruluyorum, dağ" küstüm size, güzelim giysilerimi aldınız" diye homurdanarak üstüme göçüyor, topraklar ağzıma doluyor.*

 Öksürerek uyanıyorum, biraz su içiyorum, suya minnetle bakıyorum, kalkıp muslukları kontrol ediyorum var, susuz değiliz, ruhumu bir mutluluk sarmak üzereyken gördüklerimi hatırlamaya başlıyorum. Doğa affetmiyor, yapılanları biriktirip, biriktirip salıveriyor üstümüze .

Bütün bunlar; uyumak üzereyken rastladığım, iklim krizi, küresel ısınma, çölleşme konulu bir söyleşiyi izlemem gerekirken uyuduğum, duyarsız kaldığım için oldu diye suçlanıyorum kendi kendime.   Fatma Ayhan 17 Kasım 2024

 

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI